milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2014 Cumartesi

Burası değil

                Kararı kesindi bu sefer. Sade sınav dönemleri, o da yalnızca geceleri olmak üzere kapısından geçtiği üniversitesinde artık düzenli bir öğrencilik hayatı yaşamayı kararlaştırmıştı. Her gün defterini kalemini çantasına koyup sıradan bir öğrenci gibi derse girmek, not tutmak, akşam da günün yorgunluğuyla kendisine yemeğini hazırlamak istiyordu. Hayatı; geceleri roman okumak, gündüzleri ise pencerelerine alüminyum folyo çekerek kararttığı kasvetli odasında uyumak, çay ve makarna ile günlerini geçirmekten ibaretti. Ama bugün sabah okula giderek bu hayatı değiştirmek için ilk adımını atacaktı. Bu ilk adım sağlam olmalıydı.

                Her seferinde böyle olurdu.  Son iki yıldır yalnızca sabah sınav olduğu günler ve memlekete dönüş otobüsüne yetişmek için erken uyanmıştı. Tıpkı o günler gibi gece rahat uyuyamadı. Kalkması gereken belli bir saat varsa; isterse bin tane alarm kursun mutlaka saatte bir uyanır, uyuduğu zamanlarda da erken kalkmakla ilgili rüyalar görürdü. Son bir saati uyuyamasa da kalkma vakti gelmişti. Evde çok vakit geçirmeden soluğu okulda aldı. Poğaça ve çayla 5 dakikada kahvaltısını yapıp kalan yarım bardak çay ile günün ilk sigarasını içerek derse girmeyi planlıyordu. Bu sürede bir iki tanıdık da görürdü herhalde. Serin rüzgar hafifçe yanaklarından süzülürken sigarasından ilk dumanı üfleyerek arkasına yaslandı. Gelmek için kendini saatlerce motive ettiği bilim yuvasının özeti burasıydı işte:

                Sözde ekonomik özgürlüğü en çok garanti eden mesleklerden biri olmasına rağmen hukuk fakültesinin kantini koca bulmak için ne giyeceğini, nasıl yürüyeceğini şaşıran üst sınıf kızlarla doludur.  Bunlardan kalan populasyon kıyafet ve aksesuarlarında pembe tonların ağırlıklı olduğu ve mutlaka spesifik bir kabın içindeki koca koca telefonlarını ellerinde dolaştıran büyük çantalı tiki kız gruplarıdır. Bunlar günlerini ayna karşısında "kaç derece kaç dakika kaç saniyelik açı ile kameraya bakarsam instagrama daha iyi bir selfie koyabilirim?" sorusunun cevabını arayarak geçirirler. Kalan vakitlerinde ise buldukları cevapları hayata geçirirler. Dış dünya ile çok ilgilenmezler, kendi habitatları vardır. Bilge'nin en çok merak ettiği şeylerden biri ise  Allah'ın ikinci gruptaki bu kızlara niçin  sabrettiğidir.

                - Hikmetinden sual olunmaz; verdiğin ruhu öldürdüler akıl zaten onlara lazım değil, dünyada yer işgal ediyorlar ya sen bilirsin Allah'ım.

                  Bir A4 büyüklüğünde kağıdın bantlanabileceği herhangi bir düzlem asla çıplak kalamazdı. Çünkü aylarca Türkmenelini inim inim inleten IŞİD için tek bir cümle söylemeyen üniversitemizin özgürlük melekleri, bir ay önce adını duysalar çiğ köfte markası sanacakları Kobane'nin aynı terör örgütü tarafından kuşatılması  medyada yer bulunca tam donanımlı birer aktivist kesilip afiş ve bant ile emperyalizme karşı savaş vermekteydiler.

                Birden kantinin ortasında dünyanın en kapitalist şirketlerinden birinin üretimi olan laptoplarını, devletin sunduğu elektrik ile çalıştırarak bazı sol marşlar çalıp halay çekmeye başlayan iki kişi peyda oldu. Bilge tahmin etti ki halay çekmek de devrimci eylemlerden biri. Çok da eğlendiklerini sanmıyordu. Herhalde parkaları ile simgeleştirdikleri protest hayatlarının rutin bir dışavurumu olmalıydı bu... Halaycılar 4,5 dakikalık performanslarını sıradan bir final ile noktalayıp laptoplarının olduğu masaya geçtiler. Önlerindeki pankartta "Öcalan ve diğer devrimci tutsaklara özgürlük" yazıyordu. "Halay çekmekle beraber bebek öldürmek, köy yakmak veya okul bombalamak da devrimci eylemler herhalde. Allah topunuzun belasını versin."  diye düşündü Bilge sigarasını söndürürken. Amfiye doğru yöneldi...

               
                - Dersimize Cemal Süreya'dan bir kaç dize ile başlamak istiyorum arkadaşlar.

                "Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
                 Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı..."

                Dedi, kır saçlı, uzun sakallı, yaz-kış deri yeleğini gömleğinin üstünden çıkartmayan, dar kot pantolonlu hoca. Davudi sesi öğrencilerini etkiliyordu.  Tabi o da ekmeğini sonuna kadar yiyecekti yeteneğinin, ve devam etti:

                - Modernizm bütün kutsallıkları, dini ortadan kaldırıp yalnızca pozitivizmin ışığı ile yeni bir dünya kurduğunu iddia etti. Rasyonelite Tanrı'yı ortadan kaldırdı. Onun hurafelerini komik duruma düşürdü. Artık herşeyin ölçüsü akıl! Ama bu ütopyanın bir istisnası var arkadaşlar. Modern devletin unuttuğu, -unutmasının işine geldiği diyelim- bir kutsallık öbeği daha. Nedir arkadaşlar?...

                "Milliyetçilik" diye mırıldandı Bilge, büyük şevk ile açtığı defterine tek satır not almaya değer bir cümle bile bulamamanın ve bulamayacağını anlamanın verdiği iç sıkıntısıyla. "Şu hareketlere, şu tonlamalara bak. Sanki Amerika'yı keşfetti pezevenk. Her şey etiket her şey! Ne güzel dünya! Sen üst perdeden anlat , araya birkaç ne idüğü belirsiz dize serpiştir. Sonra da gece için seç bakalım sana hayran hayran bakan ahmaklardan bir çift göz!". İç dünyasını kaynatan tiksinme duygusu okulun kapısından girdiğinden beri dalga dalga artıyordu.

                - Vatan, millet, şehitlik! Bunlar geleneğin son kalesidir arkadaşlar. Evrimin son halkası devlet teorisinde yarattığı değişmeyi dine karşı kazandığı zaferle taçlandırdı. Post-modern anlayış ise bunun döküntülerini temizlemeye muktedirdir!

                Bilge daha fazla dayanamadı. Beyninin duyguları düzenleyen bölümünde iğrenme, tiksinme ve öfke üçlemesinden başka tek bir kırıntıya yer kalmamıştı. Yüzündeki damarlar çatlayacak kadar gerilmişti. Gözyaşlarını tutmakta zorlanan kasları çantasını kaldırmakta başarılı oldu neyseki. Çantasını sağ koluna takıp sınıftan ayrıldı. Binadan dışarı çıktığında sigarasına hareketlendi. Hızlı hızlı çekip bıraktığı her bir nefeste içine çektiği tütün sinirlerini biraz daha yumuşatıyordu. Düşünüyordu, düşündükçe bildiği bir çok şeyin yalan olduğunu anlamaya başlıyordu.

                "Birincisi, devletin tanımının az önce modernizmin manifestosunu dinlediği derste anlatıldığı gibi olmadığı gerçeğiydi. Devlet vatan saydığımız toprak parçasının üzerinde bulunan, egemenlik denilen ne olduğu, özgürlük ve demokrasi kalıpları ile içi nasıl doldurulduğu belirsiz bir mefhuma sahip insan topluluğunun oluşturduğu aygıt değildir. Devlet, devleti oluşturan insan topluluğunun hukuk diyerek somutlaştırdığı töresinin, kayıtsız şartsız uygulandığı yerdir. Devlet milletinin kültürünün korunduğu, maddi veya manevi olmak üzere kültür unsurlarının her türlü saldırıdan muhafaza edildiği toprak parçasında ancak mevcuttur. Bilge'ye göre üniversite kampüsü vatan değildir. Burada devlet yoktur. Burası kültürünü ithal fikirlere yahut fikirsizliğe tercih etmiş gençlerin üniversite binasından ölümüne atıldığı, satırlarla kovalandığı, kimisinin sokak kanunlarıyla kapısından içeri alınmadığı bir yerdir. Burası bilim diyerek dinsizlik, milletsizlik aşılanan bir bölgedir. Burası terör diye bir kavramın bulunmadığı bir suçsuzluk alanıdır. Burada devletin esamesi bile okunmaz. Ancak isminin başında "katil" sıfatı varsa adı anılabilir.  Buranın kuralları böyledir."

                Aklında bu düşünceler yavaş yavaş yer ederken kendini evine giden sokağa girmiş halde buldu. Sokağın girişindeki marketten iki paket polo mavi alıp 2. kattaki evine çıktı. Bilge eski hayatına geri dönmeyi tercih etmişti. Bilge bu savaşta yenilmişti. Bilge bir yandan gücünün bir günde tükenmesine utanıyor bir yandan hala savaşan fikir kardeşlerine bütün samimiyetiyle saygı duyuyordu.


                - Allah yardımcıları olsun...

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Milliyetçilik ve Küreselleşme

                İnsanı insan olduğu için sevmek insanlıktır. İnsanı kendi kanından olduğu için sevmek ise ırkçılık. Biz milliyetçiler, "Yaradılanı sevdik Yaradan'dan ötürü" diyen Yunus Emre'lerin; "Gel ne olursan ol yine gel" diyen Mevlana'ların yoğurduğu kültürün sahiplenicileri olarak tanımlarız kendimizi. Nasıl ki 40 yıl önce ağabeylerimiz komünist güruha karşı kalem ve kılıç ile savaş verdiyse bugünün savaşı da bu ön kabuller ve tanım çerçevesinde beynelmilelciler, tatlı su hümanistleri ve sözde demokratlara karşıdır.
                               
                Yaradılan'ı Yaradan'dan ötürü sevme anlayışı Batı ile değişik sahalarda yaşadığımız 700 yıllık çarpışma sonucu aydın kesimin geçirdiği bunalım ile yozlaştı. "Milletim nev-i beşerdir, vatanım ruy-i zemin" dizesiyle özetlenebilecek boyut ile bu yozlaşma ilk sağlam adımını attı. Bu durum 10 yıllık büyük bir ölüm kalım savaşından çıkan ve kendinden başka müttefik bulamayan bir milletin kendi milliyetçiliğine düşman olması ile günümüze kadar geldi. Asla kendisine saldırılmasını beklemeyen Türk milliyetçileri ise kendilerini savunma durumuna düştüler ve bir milletin efradının neden milletini sevmesi ve onun kültürünü yüceltmesi gerektiğini anlatmak gibi saçma ve gereksiz bir kavganın içerisine girmek zorunda kaldılar. Bu kavga  Erol Güngör, Cemil Meriç, Galip Erdem, Nevzat Kösoğlu gibi güçlü kalemlerle sağlam bir şekilde verildi ve malum tafsilatlı olarak ilan edildi.

                Bizim anlatmaya çalışacağımız nokta; günümüzde "Neden milliyetçi olmalıyım?" diye kendisine soran iyi niyetli akranlarımıza, ve milliyetçiliğe antitez olarak "Küreselleşen dünyada ne milliyetçiliği" tarzı muhtelif yorumlara karşı bir bildiri niteliğinde olacaktır.

                Öncelikle neden milliyetçi olmalıyım gibi bir soru yoktur. Milliyetçi kendini Türk hisseden ve Türk kültünün geliştirilmesi için çalışana denir. Tanımın içindeki "his" kelimesi önşarttır. Nasıl ki aşık olmak bir his işidir ve nedensizdir. Önündeki engelleri tanımaz, ne olursa olsun o aşkı kendi içinizde yaşarsınız; neden aşığım gibi bir soru sorup kendinize sebep aramazsınız. Milliyetçilik de milletini sevmek ve kendini Türk hissetmek ise sonradan cevaplanan sorular ile ikna olmak söz konusu değildir. Yani siz aklınızı kontrol edebilirsiniz ancak duygular kontrol edilemez. Heyecanlı iseniz mevcut bulunduğunuz durumun heyecanlanacak bir durum olmadığını kendinize akli kanıtlar ile telkin ederek heyecanınızı yatıştıramazsınız. Bu piramitte önce duygu sonra düşünce, önce his sonra akıl gelmektedir. Hissi işin içine kattığımız için bilimsel olmadığımızı iddia edenler olursa  eğer; milliyetçilik sosyolojik bir olgudur. İnsanın ana araştırma konusu olduğu bir bilim dalında hissi dikkate almak mı daha bilimseldir yoksa almamak mı? Cevabınız sizin bilimselliğinizi belirleyecek.

                Milliyetçilik bir sevme ve sevdiği uğrunda ter dökme onun uğrunda çalışma işidir. Maşuk ise milletin muhtevası ve onun kültürüdür. Milletinin maddi manevi ihtiyaçlarını karşılama aracı olan kültürü münevver nezdinde geliştirme ve onu halka aktarma; halka ne istemesi gerektiğini öğretme değil onun esas isteklerine uğraşmadır kültürü yüceltmek. Bunun birtakım araçları vardır. Tarih boyunca bir bayrağın peşinde giden ve bayrağın dalgalanmadığı toprağı vatan kabul etmeyen Türk'lerin birincil ihtiyacı her zaman için devlet olmuştur. Tabiri caizse müslümanın cenabet dolaşamadığı gibi Türk de devletsiz rahat edemez. Bunun faydacı ve bürokratik sebeplerini bir tarafa bırakırsak, yukarıda zikrettiğimiz kültürü koruma işlevini 2700 yıllık Türk tarihinde 20. asra kadar ancak Devlet yapmıştır. Türkler için devlet, kültürü korumak için vardır. Devlet milletin somutlaşmış halidir ve millete karşı yapılan saldırıları bir kalkan olarak devlet göğüsler. İşte 2700 yıldır kabul edilen bu anlayış sebebiyle Devlet Türk milliyetçileri için kutsaldır ve milleti için çalışmak isteyen, onun yücelmesi için uğraş veren her fert bunu devlet aracıyla yapar. Esasında bu saydığımız, anlatmaya çalıştığımız her şey kültürdür zaten. İşte Türk milliyetçileri kendi kültürünü anlatmak zorunda bırakılma gibi trajik bir davanın neferleri durumuna düşürülmüştür.

                Milliyetçiliğe karşı küreselleşmeyi antitez olarak sunanlar için bir sorumuz olacak. Küreselleşme dediğimiz kavramı kültür meselesinde mi algılamalıyız yahut medeniyet çatısında mı. Kültürün tanımını yukarıda yaptık. Bu tanıma kültürün, kimlik sahibi ve milli bir mefhum olduğunu ekleyeceğiz. Medeniyet bir kalıba oturtulmuş değildir. Bilgisayar her millet için aynıdır. Matematikte milli farklar yoktur. Bilim yerel farklılıklar sonucu bir şekle girip yöreye göre biçim almaz. Türkiye için her zaman tartışma konusu bu olmuştur zaten. Batılılaşma konusu tartışılırken "Batının tekniğini almalı iken ahlakını aldık" klişesinin kaynağı bu kültür ve medeniyet ayrımı noktasıdır. Türkiye toplumu hakkında kıymet hükümleri verirken mutlaka sahip olunması gereken donanım, kültür ve medeniyet kavramlarına vakıf olmaktır. Sağcı-solcu, milliyetçi-beynelmilel... gibi dünya görüşlerinin Türkiye'deki kaynağı işte tam bu nokta.

                Kültür ve medeniyet hakkında küreselleşme manasında yanıldığımız bir diğer önemli husus ise yeni ve eski meselesidir. Çok defa milliyetçilerin "gerici" diye yaftalanmalarının sebebi burasıdır. Dikkatinizi çekerim: Medeniyet dikey bir binadır. Üzerine konulan her yeni parça onu büyütür, yüceltir. Otomobil at arabasından iyidir, yeni bir iletişim aracı olan telefon mektuptan iyidir, yeni bilimsel keşif eskisinin üstündedir, yeni bir icat hayatı kolaylaştırır eskisinden kullanışlıdır vb. Yani yeni olan her şey medeniyet alanında hep ileri istikamettedir. Ancak kültür konusunda yeni her zaman iyi demek olmayabilir. Kültür yatay yapılı bir mekanizmadır. Onun ilerlemesi değil güzelleşmesi gerekir; ki kimi zaman eski olan kültür aygıtı yeni getirilenden daha güzeldir, bu yüzden eskisi tercih edilir. 16. asırda yapılan Süleymaniye Camii günümüzden 500 yıl önce yapıldı, mimari teknik olarak günümüzden geri idi ancak estetik olarak günümüzden ileridir. Şeyh Galip 18. asırda yaşamış olan bir şair olup günümüz şairlerinden eski olmasına rağmen şiirleri çok daha güzeldir. 

                Yeni dediğimiz şey daha biz onu yeni olarak tanımlarken bile yeni olmaktan çıkıp eskiler arasında sonuncu olmuştur bile. Milliyetçiliği reddetmek; bir ayağını eskiden, kadimden çekmek bütün bir kültür ve tarihi red manasına gelir. Tarih şuuru milliyetçilerde bu yüzden yüksektir. Milliyetçiler her anın eskiye karıştığı zaman denizi içerisinde, zenginliğinden faydalanacağı bütün bir birikimi kucaklar. Beynelmilelcilerin kültür-medeniyet ayrımını yapmamaktan kaynaklanan eskiye külliyen sırt çevirmeleri veya iyimser tabirle kültürü ve eskiyi yeterince önemli bulmamaları biz milliyetçiler ile aralarındaki en büyük farklardandır.

                Milliyetçiliğin karşısına küreselleşmeyi koyanlara karşı melalimizi bir türlü anlatamadık. Bu yüzden hep gerici damgası yedik ve bu yaftadan hiç bir gün gocunmadık. Kültür meselesinde bugünkü yozlaşmaya karşı "gerici"liği bir şeref madalyası gibi taşıdık. Küreselleşme dediğimiz şey mesafelerin kısalması, iletişim imkanlarının artması bunların sonucu olarak ekonomik, ticari ilişkilerin artması ve kolaylaşması idi. Ancak ne zamanki televizyonlar evimizin başköşesine geçti, o dikdörtgende gösterilen "imrendirici" hayatlar, yoğunlaştırılmış yaşam telkinleri ve dayatılan popüler kültür küreselleşmeyi bir kültür istilasına çevirdi. Küreselleşme denilen şey Batı kültürünün herkesin evinin içine izin almadan girmesi haline geldi. Faydası olduğu için değil herkesde olduğu için alınan televizyonlar, yine faydası için değil herkes izlediği için izlenen programlarla insanları uyuttu. İnsanlar hem bu uyuşukluktan ötürü hem de toplumdan dışlanma korkusuyla bu düzene aykırı davranmadılar ve kabul ettiler.

                Yeni küresel düzen şehirde idi. Sanayileşmesini tamamlayamamış tarım toplumlarında zorunlu şehirleşme ve köyden şehire göç bir kültür ikilemi yarattı. Şehirler içerisinde bambaşka kültürleri ile varoşlar ve gettolar oluştu. Bizim gibi ne sanayi toplumu olabilmiş ne de tarım toplumu olarak kalabilmiş milletlerde bu ikilem ve istila kaçınılmaz bunalımı getirdi beraberinde. Ve işte bugün en temel değerleri bile tartışır duruma gelmiş bulunuyoruz.


               Küreselleşme sınırları kaldırdığını iddia etti. Nitekim ticarette gümrük anlaşmaları ve televizyon-internet ile bunu başardı. Ancak bizim lafızlarda yaşayan aydın büyüklerimiz "sınır yoksa devlet yok, devlet yoksa millet yok!" dediler ve küreselleşmenin -Tarık Buğra'nın tabiri ile- "tabii müttefikleri" olarak devlete de millete de düşman kesildiler. Küreselleşmenin yılmaz savunucusu iken kültür istilasının da müdafileri olduğunun farkındalar mı bilemiyorum. Ancak nasıl ki biz "Batı'nın iyi yanlarını almalıydık" diyerek büyüdü isek bizden sonraki nesillerde "Küreselleşmenin iyi yanları..." meselesini tartışacaklar sanıyorum. Ve bu tartışmanın muhtevası: milli kültür, kültür istilası, popüler kültür, milliyetçilik ve bağımsızlık olacak.

2 Eylül 2013 Pazartesi

Algı

                 Es-selamun aleyküm kardaşlar. Hele bir dur önce de bakalım sen kimsin, necisin derseniz Ersagun diye çağırırlar beni. Karabudundanım. Afşın yoldaşı, devlet sevdalısı, peygamber aşığıyım. Neci olduğumuza gelince; bilgi alır fikir satarız ağalar.

                 Kiri su yuğar, kir de terlemeden atılmaz ya, yüreği de terletmek gerek bazen. Ha sor kardaş nedir bu yüreğin teri de. Sözdür kardaş yüreğin teri. Ağızdan söz çıkmadan yürekten de kir çıkmaz. Haa bir laf ettik amma eksik ettik kardaş, yüreği güzel söz yuğar demeliydik. Duymuşsundur mutlaka temiz kalpli namını bir çok kez. Sen hiç duydun mu bir temiz kalplinin ağzından kötü laf çıktığını? İşte bizimkiside o hesap, he mi...                     
               
                Vel hasılı gayemiz anlatmak ağalar. Yüreğimizin kirini yuğmak isteriz. Anlatmak için önce düşünmek lazım. Düşünmek için de önce konuşmak lazım. İnsan en iyi konuştuğu zaman düşünür. Konuş, tartış ki o süre içinde çok daha iyi düşünebilesin. Ama o düşünmenin işe yarar olması için lazım gelir ki söylediklerinden geri dönebilme kibirsizliğini gösterebilesin. Doğrusunu düşünmek için söyleşirken yanlış söylemiş olabilirsin. Ancak yanlış söylerken düşündüğün doğruyu faydalı kılmak için de söylediğin yanlıştan dönebilmen gerekir. Bizim de burda söyleşme esbabımızdan biri de bu. Doğruya ulaşmak. Tartışırken doğruya ulaşmak. Allah bize yanlışımızdan dönme kibirsizliğini versin inşallah.

                Bizler bu mecrada ata eşek, kurda köpek desek de inananlar bulunuz kardaşlar. Halk kendi doğrusunu söyleyen bir kalemin yazdığı doksan dokuz yanlışa inanmaya hazırdır. Yeter ki onun tek doğrusunu söylemiş olsun. Bir de kaşı gözü yerinde usturuplu giyinen, lafları afilli, sözleri giysili olsun kafi. Bundan değil midir ki bütün haber sunucuları güzel ve iyi giyimli, bütün köşe yazarlarının saçı jöleli ? Ancak amaç doğrularımıza inanmanız değildir gözümüzde. Birbirimizi anlayabilelim yeter. Bizleri bu klavyenin başında sizleri de o ekranın başında buluşturan anlayıştır kardaşlar. Önyargısız samimiyet ve anlayış.

                Girizgahı uzun tuttuk afedesiniz. Lakin anlayış için demem gerekti. Düğümü çok sıkmayacağım için; biraz da belki meramımızı yukarıda anlatmak istemişizdir. İnsanlar için kelimelerin anlamları algıda şekillenir. Örneğin benim için devlet baş üstünde tutulması gereken bir kavram iken, başka birisi için yerin dibine batırılması şart olan bir yapıdır. Ya da bir Arab'a akil dediğiniz zaman kökü ekele'den (yemek) gelen obur yeyici manasını anlarken, herhangi bir Türk akil'den akıllı anlamını çıkarabilir. Nitekim anlaşmazlıklarımızın en büyüğü burdan kaynaklıdır. Ana düğümü teşkil edecek olan millet, milliyet, milliyetçilik meseleleri de bu algı durumundan mütevellit sorunlar yaşanıyor.

                Yazının devamı "faşist dermiş eşin dostun akraban..." tadında olmayacak merak etmeyin. Derdim biz faşist değiliz reddiyesi yapmak değil ki zaten biz kimiz, faşist diye itham edilen grubun içinde olduğum da nerden çıktı diyerek yeri gelmişken düşüncelerin bireysel olduğunu belirteyim. Yalnızca bir Türk milliyetçisi olarak desteklediğim ve reddettiğim durumlar var. Naçizane onları açıklamaya çalışacağım.

                Daha şimdiden Türk milliyetçisi tamlamasını duyar duymaz önyargı duvarları aniden yükselen, içi ürpererek dışlama damarları kabaran kardaşlar için aslında bu yazı birazda. Acaba sizin anladığınız Türk milliyetçiliği ile benim anladığım arasında ne gibi farklılıklar var. Kelimelerden gidersek eğer bırakın Türk milliyetçiliğini sizin anladığınız millet ile benim anladığım arasındaki fark az mı çok mu acaba. Sizi bilmem ben kendiminkini anlatarak işe başlayayım belki anlaşırız.

                Millet; benim lügatımda yığın olmayan toplumdur. Devletleşmeyi becerebilmiş, ortak değerleri olan halka millet denir. Ortak değer ne mi? Karsta yediğin normal bir ev aşını aynı haliyle Edirne'de de yiyebiliyorsun ya ortak değer o işte. Kolay kolay kandırılamayan iyi giyimli haber sunucularının ağzından dökülen zehirlerin bal olmadığını bilen halk millettir. Benim anladığım millet'in her ferdi birbirini bilir. Birbirine aynı milletten olduğu için güvenir. Hani şöyle bir kahve siyaseti vardır ya "abi sağcısı olsun solcusu olsun savaş çıksa omuz omuza savaşır bu milletin her bir ferdi" diye, işte bunun gibi devlet konusunda birbirine güvenen halk millettir.

                Milliyet ise millete bağlılıktır benim lügatımda. Milli-yet, milli olmak, milli ölçüye bağlı kalmak, millet olabilmektir. Devletin varlığı için omuz omuza verebilme özverisi ve fedakarlığıdır milliyet. Devleti baba bilmek, devleti oğul bilmek; baban için, evladın için çalışmaktır milliyet.

                Milliyetçilik tutuculuk değildir. Milliyetçilik ülkücülük de değildir. Milliyetçilik siyasi bir kavram hiç değildir. Evet milliyetçiliğin bazı siyasi uzantıları tabiki olacaktır ama milliyetçiliği siyasi uzantılara indirgemek benim düşüncelerime göre büyük haksızlıktır. Milliyetçilik bir tanımıyla da geçmişe layık olup köklerinden güç alarak geleceğe göğe dal uzatmaktır.

                Türk milliyetçiliği kişilere bağlılığı kabul etmez, ülküye ve gayeye bağlıdır herşey. Hakanlar gelip geçer nice Alpaslanlar, Kılıç Arslanlar, Osmanlar gelip geçmiştir ancak onların sadece gayeye hizmetleri olmuştur. Millet hiçbir zaman o isimleri gaye haline getirmemiştir.

                Türk milliyetçiliği geçmişe köklerine sımsıkı tutunur ancak toprağın altında ve çağın gerisinde yaşamayı kabullenmez. Geçmişe sarılmak tutuculuk da değildir. Bin yıllık toprağını bırakıp da kendine başka yurt seçmek devrim değilde nedir?

                 Türk milliyetçiliği dinamiktir. Uyuşukluğu kabul etmez.Akındadır hep.Tıpkı kırkaltı yıllık saltanatının ancak az bir kısmını sarayında geçiren hakan gibi.

                 Türk milliyetçiliği mücadelecidir. At üstünde yalın kılıç kırk çerinin Çin ordusunu yenemeyeceği açık olsa da o destanın bizim bağımsızlığımızın teminatı olduğu fikri mücadele ateşi verir Türk milliyetçisine.

                Türk milliyetçiliğinin sermayesi bir atın iki kulağı gibidir.Bir yanda devlet işleri diğer yanda inanç ve bilgi. Edebali Şeyh ile Osman Bey gibi. Akşemseddin Hoca ile Fatih gibi.