27 Aralık 2013 Cuma
22 Aralık 2013 Pazar
Ölüm, Sokrates ve Kader
"...Ölüm
cezasına çarptırıldıklarında -sizler onları idama mahkum etmeseniz ölümsüz
kalacaklarmış gibi- başlarına feci bir şey geleceğini zannederek çok tuhaf
davranırlar..."
Sokrates
savunmasında yargıçlara neden cezasının geri alınması için yalvarmadığını
anlatırken yalvaranları yukarıdaki cümle ile küçümsüyor. Kaderden bahsediyor
değil mi aslında biraz. Bizim anlamakta zorlandığımız; güçsüzlüğümüzü yüzümüze
vurduğu için kabullenmekte zorlandığımız kaderi güzel açıklamıyor mu sizce.
Hayat
dediğimiz şey insanların başlarına gelen olaylar dizisinden başka bir şey
değil. Bu olay ve durumların bir kısmı ise herkesin başına gelecek ortak
durumlar. Misal herkesin bir annesi var. Herkes nefes alıp veriyor. Yani bunlardan
kaçış yok. Annesi olmayan kimse yok. Yani aslında dünyadaki bütün insanların
annesinin olması dünyadaki bütün insanların kaderi. Ne olursa olsun kimse bu
durumu değiştiremez. Ya da dünyadaki herkes bütün insanlar ölecek. Milyarlarca
insan geldi dünyaya, hepsi yaşadı ve hepsi öldü. Bütün insanlığın kaderi
ölümdür. Hiçbir şekilde değişmeyecek bir kader.
Anlamadığımızı
iddia ettiğimiz kader, hani "nasıl olurda benim bütün yaşayacaklarım
önceden belli olur bak ben kendi isteğimle bu cümleleri söylüyorum"
dediğimiz kader işte bundan ibaret. Ne yaparsan yap başına gelmesini
engelleyemeyeceğin olaylar ve durumlar dizisidir kader. Kimisi ölüm gibi
ortaktır bütün insanlığın başına bir gün gelecektir, kimiside sana özeldir ve
sadece senin başına gelir. Nasıl ve ne zaman olacağını sadece "yüksek
aklın" bildiği ama müdahale etmediği olaylar ve durumlar dizisi.
Aslında
ne kadar basit duruyor değil mi Sokratesin tespiti. Sokrates aslında idam
kararını kabullenemeyen mahkumları küçümsüyor gibi. Ya da belki kaderi anlamak
istemeyi reddedenleri.
23 Kasım 2013 Cumartesi
Halk ve yönetici
Herkese
iyi günler.
Bu
yazının konusu her ideolojinin mutlak suretle kendi bakış açısıyla çözümleme
getirdiği, kitleleri hedef alanların bir derece riyakar,iyi niyetli olup
ortayol bulmaya çalışanların ise barışçıl ve daha az gerçekçi olarak açıklamaya
çalıştığı halk kavramı ve yönetici sınıf olacaktır. Naçizane dağınık
fikirlerimi bir yazı çatısı altında toplayıp kendi içimde uzlaşamadığım
konuları ise burda tartışmaya çalışacağım.
Halk
dediğimiz kavram, daha dar düşünecek olursak Türk halkı; ömürlerinde genellikle
birgün yönetici olma ihtimalini düşünmez. Bu iki bin yıllık Türk tarihinin
sürekli belli bir yönetici sınıf tarafından yönetilmesi ve yönetilenin, halk
olarak asla devlet yönetimi gibi bir sorumluluk hissetmemelerinden kaynaklanır.
Cumhuriyet yönetim biçiminde devletin her bireyinin bu sorumluluğu duyması
gerekir ancak -bilinen- iki bin yıllık süreç içinde seksen yıllık cumhuriyet
devri henüz taze ve genç kalıyor,
dolayısıyla da bu sorumluluk bilinci oturmuyor.
Burdan
hareketle cumhuriyetin yöneten-yönetilen sınıf arasındaki çizgiyi
belirsizleştirdiğini görmezden gelirsek eğer; bahsimize devletin hala yöneten
ve yönetilen olarak iki sınıftan oluştuğu varsayımıyla devam edebiliriz.
Birinci olarak girişte bahsettiğim meseleye ideolojik olarak riyakar bakan
anlayışlar halka haddinden fazla olarak bilinç ve akıl atfeder. Halk derken
burada bireysel olarak insanlar değil bütünün toplam olarak ele alınması
gerekiyor. Halk evet belli derecede bilince ve akla sahiptir ancak bu belli
derece ancak kırmızı çizgilerden ibarettir. Kırmızı çizgilere dokunulmadığı
müddetçe yöneten sınıf çeşitli kanallarla halkı keyfi şekilde yönetebilir.
Hatta bu kırmızı çizgiler o derecede geniş çerçevedir ki sınır değişiklikleri
ve rejim değişiklikleri dahil olmak üzere en uç nokta diyebileceğimiz
durumlarda bile halk etkinlik gösteremeyip yönetilmeye devam eder. Son dönemde
Türkiye düşmanı olduğu tartışılmaz derecede bariz olan "Türkiyeye bir kedi
bile vermem" diyen barzaniye başbakanın devlet töreni yapıp ağırlaması ve
hakkında "değerli kardeşim" gibi yüceltici ifadeler kullanmasına
halkın tepkisiz bıraktırılması (medya kanalı yoluyla) buna örnektir. Üstelik günümüzde halkı ikna etme kanalları o
derece geniş boyuttadır ki sosyoloji biliminden faydalanarak insanlar yöneten
sınıfa "hatasıyla-günahıyla kabulümüzdür" demek suretiyle takım tutar
gibi bağlanabilirler.
Demek ki
yönetim yani hükümet bazında halkın etkisine güdülebilecek seviyede az
diyebiliriz. Hatta ve hatta kendini hiçbir zaman yönetim sorumluluğu altında
hissetmemiş bir halk bilincinin yönetimde etkisinin de az olmasını isteriz.
Peki o zaman şu an ülkemizde moda olmuş olan "halktan gelen başbakan",
"kasımpaşa çocuğu" gibi tabirler yöneten sınıfı yüceltir mi yoksa
gözden mi düşürür? Yöneten sınıfın yani hükümetin, bir insan grubu olarak
hükümdarın halktan gelmesi mi gerekir; yoksa yönettiği halktan her anlamda
üstün olması mı? Ancak burada şu noktayı karıştırmamak gerek. Yönettiği halkı
tanıyıp bilmekle yönettiği halktan gelmek farklı şeylerdir. Yöneticinin her
vasıfta yönetilenden üstün olması zaten aynı zamanda yönetileni iyi tanımasını
da gerektirir.
Çağımızın
yönetim biçimiyle her vasıfta halkan üstün olan ve halktan gelmeyen yani menşei
halk olmayan bir hükümdar kadronun nasıl oluşabileceği sorununa çözüm benim
fakir fikriyatımda mevcut değil. Ancak bu olması gereken dediğimiz üstün
vasıflı hükümdar kadrosunu örneklemek gerekirse en güzel ve kapsamlı misali
yine kendi devletimizde buluyoruz. Türk çağı olarak adlandırılan 16. asrın
neden Türk çağı olduğunun cevabı tabi ki açık bir şekilde Osmanlı'nın en parlak
dönemi olduğu içindir. Ancak neden 16. asır Osmanlı'nın en parlak devriydi? Bu
sorunun birçok cevabı var elbet ancak yazımızla bağdaşan ve diğer cevaplara bir
çatı mahiyetinde olan bizim ele alacağımız cevap yönetici kadromuzun sağlamlığı
ve bakımdan her cihetten üstünlüğüdür.
Çünkü
halk kendi kendini yönetmez ve asla yönetemez. Tıpkı Rousseau'nun dediği gibi
halk her zaman kendisi için en iyisini ister ancak her zaman kendisi için en
iyisini bilip de göremez. Bunun için halka bir rehber gereklidir. İşte bu da
devletin ortaya çıkmasının sebebi olan yönetici kadroya yani her bakımdan üstün
kadroya ihtiyaçtır. Halk her zaman aynı halktır. Kendi kültürel evrimi
içerisinde varlığını sürdürür ancak devletleri güçlü veya zayıf yapan
politikalar ve onların yapıcıları olan yöneticilerdir. Buyrun tezimizi
kanıtlamak için varlığımızın en güçlü dönemi olan 16. asrın yönetici kadrosuna
bir göz gezdirelim:
Hükümdar
tek bir kişi değil bir kişiler grubudur. İnsan fıtratının gereği olarak her
oluşumun bir lideri olacağı için yönetici kadromuzun hükümdarımızın lideri:
Kanuni Sultan Süleyman
Devlet
adamı ve komutanlar: Makbul İbrahim Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Balkan faitihi
Bali Paşa, Yemen fatihi Özdemir Paşa, Kafkas fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa,
Moskova fatihi Devlet Giray, Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa
Amiraller:
Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Paşa, Seydi Ali Reis, Aydın Reis, Piyale Paşa,
Selman Reis, Murad Reis, Hadım Süleyman Paşa
Şairler:
Fuzuli, Baki, Nevi, Taşlıcalı Yahya, Hayali, Zati, Aşık Çelebi, Bağdatlı
Ruhi...
Mimar-Musiki:
Mimar Sinan, Behram Ağa
Hat ve
resim: Ahmet Karahisari, Matrakçı Nasuh, Haydar Reis
İlim
adamları: Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi
Fikir
adamları: Kemalpaşazade, Taşköprülüzade
Tarihçiler:
Gelibolulu Mustafa Ali, Selaniki, Hoca Sadeddin Efendi
Coğrafyacılar:
Piri Reis, Seydi Ali Reis
Herbiri
tek başlarına ışık saçan yıldızlar gibi olan bu isimler bir devri birleşerek Türk
asrı haline getirmiştir. Buna Batı veya Uzak Doğu medeniyetlerinden de örnekler
verilebilir ancak isimlerin tanıdık olması ve tarihin nispeten daha iyi
bilinmesi sebebiyle 16. Asırı örnek vermekte bir sakınca görmüyorum.
Yöneten
ve yönetilen ayrımında çizginin belirginsizleşmesi meselesinde tespit edilen
bir diğer aksaklık ise bu yöneten-halk kavramlarından yöneten sınıfının soyut
kavram muhtevasından sıyrılıp insan kimliğine bürünmesi ve doğal olarak insanın
ömrü süresinde ömrü olmasıdır. Daha açık olmak gerekirse sürekli halktan gelen
menşei halk olan yöneticilerde halef ve selef kavramlarının olmaması ve devlet
politikasının o anki yöneticinin dünya görüşüyle sınırlı kalması sorunudur. O
anki yöneticinin devlete katacakları kendi ömrüyle sınırlı olacağından ve bir
sonraki gelecek olan yönetici grubunun kendi politikasını devam ettireceği
şüpheli (ve hatta çoğu kez devam ettirmeyeceği net) olduğundan
yapabileceklerinin ve yapmak istediklerinin tamamını kendi iktidarı süresinde
yapmaya kalkışır.
Bu da
uzun sürede yerleşecek olan eğitim gibi sosyal politikaların asla
uygulanamamasına sebebiyet verir. İktidar sahipleri devleti kendileriyle bir
görür ve haleflerine güvenemediklerinden kısa süreye sığamayacak kadar büyük
projelere girişirler. Kısa süreye sığacak olan projeler ise devlette atılım
derecesine ilerlemeye olanak sağlamaz.
Anlatmaya
çalıştıklarım şu an ülkede fikrimce yanlış anlaşılan halk ve yönetici
kavramlarıydı. Yönetici halktan mı gelmeli mi sorusuna cevap bulmaya
çalışmaktı. Ayrıca halkın devamlılığı sabit olup yöneticinin devamlılığı
konusunda yaşadığımız aksaklıkları tespite etmeye çalışmaktı.
22 Eylül 2013 Pazar
Okul bahçesi
Öğrenciler
okulun bahçesinde müzik açmış eğlenirken "Bunda mutlu olunacak ne var bu
kadar?" diye düşünmekten kendini alamıyordu. Öğrencilerin başarılı
olabilmesi için okula gitmemesi gereken liyakat düzeninin sonucu olarak
devamsızlık ve rapor haklarını saklayan 12. sınıf öğrencilerinin bu hakları
kullanmak üzere okula son gelişleriydi. Bunu da kutlamaktan geri kalmıyorlardı.
Okul
binalarının iki kenarını çevrelediği
geniş okul bahçelerinde toplanmış öğrenciler sürü psikolojisinin ve son
gün olmasının etkisiyle işi biraz abartmışlar hatta bütün lise dönemi boyunca
otoritesiyle bilinen müdür yardımcısını asker uğurlama eğlencelerinde yapıldığı
gibi havaya atıp tutmaya başlamışlardı. Onur iğrenerek bakıyordu hepsine.
Ayrılığın olduğu yerde eğreti duran birşey varsa o da mutlu olmaktı ona göre.
Her yerde her durumda mutlu ve neşeli olmak haksızlıktı. Olayların ve
duyguların hakkı verilmeliydi. Nasıl cenaze evinde kahkaha atarak gülmek
çıkıntı duruyorsa ayrılık durumu yaşanırken de sevinçli olunmamalıydı. Ve şu an
okul bahçesindeki tezat durumun hakkı da öfkelenmekti. O da öyle yaptı.
Okulun
içerisine girebilmesi için önce eğlenen kalabalık grubu yarması gerekiyordu. O
kolay işti ancak ayakları her zaman ki gibi yedi ay önce ayrıldığı sevdiğinin
olduğu taraftan geçmeye yöneldi. Aptallıktı, yolu daha da uzatıyordu bunların
farkındaydı ama ayrılık cenderesi içerisindeyken bunlar umrunda değildi. Okula
girmekteki amacı neydi ki sanki. Sigara içmek mi? Sözde sebep oydu ama 10
dakika önce içmişti zaten. Ona
yakınlaşmak, ona kendini göstermek, 7 ay sonra belki kokusunu duymak için bir
bahaneydi sadece.
Girdi
okula. Tuvalete doğru yönelirken arkadaşlarıyla karşılaştı. Arkadaşları Onur'un
suratını o halde gördükleri anda anlarlardı zaten ne olduğunu ve ne olacağını.
Kalabalık olmamak gerekti. Bir kişi
verilirdi yanına ve diğerleri de keyifleri kaçmış bir şekilde
beklerlerdi. Ömer'le birlikte girdiler tuvalete. Birer sigara yaktılar. Ömer
tedirgindi. Birazdan olacak şeyleri tahmin edebiliyordu. Ne yapması gerektiğini
biliyordu ama esasında çok da yapacak birşey yoktu. Üzülüyordu arkadaşına.
Merve de onun arkadaşıydı. Hatta tanışmalarına o vesile olmuştu ama Onur'un bu
hale geleceğini bilseydi kesinlikle yapmazdı
bunu.
Ömer bu
düşüncelerdeyken Onur bir anda kendini tuvalet kabinine kapattı. Olacağı belli
olan şey olmaya başlamıştı. Son yarım saattir sağ bacağı seğiriyordu zaten
Onur'un. Son on dakikadır ise elleri titriyor ve kanı çekilmeye başlıyordu
yavaş yavaş. Kalbinin atışlarını duymaya başlamıştı yavaş yavaş. Arada bir
göğüs kafesi sıkışmaya ikişer saniyeliğine nefes alamamaya başlamıştı. İşte
bunların hepsi haberciydi. Arkadaşları da bunu bildikleri için bir kişiyi
gönderirlerdi yanına. Çok kişi olurlarsa eğer Onur'un kendini o halde gösterip
kötü hissedeceğini biliyorlardı. Kendine zarar vermemesi için bir kişi sadece.
Kabinin
içine girmeliydi Ömer. İçerden bastırılmaya çalışılan inlemeler ve bağırmalar
geliyordu. Her an kafasını duvara vurabilir. Yumruk atabilir kapıyı kırabilir
kendine zarar verecek birşey yapabilirdi. Çünkü arkadaşı kendine engel
olamıyordu nöbetlerinde biliyordu bunu. Bu öfke patlamalarını 1 sene önce ilaç
tedavisi ile çözmüşlerdi ama olağanüstü durumlarda Onur'un kafasının içinde bir
yerlerden çıkıyordu işte. İdare etmek
zorundalardı. Onur da arkadaşları da.
Yan
kabine girdi Ömer, duvarın kenarındaki musluğu kendine basamak yaptı ve
tırmandı. İki kabini birbirinden ayıran duvarın tepesine çıkmıştı. Ordan
Onur'un olduğu kabine atladı hemen. Bir kaç yerini kesip çizmişti ama olsundu o
kadar. Onur kapıya yaslanmış şekilde acınacak haldeydi. Gözleri kıpkırmızıydı.
Ağlamamıştı ama gözpınarlarında ne kadar gözyaşı vardıysa akıtmıştı olanca
suratına. Kalp atışları o süre içerisinde çok hızlandığı için kolları ve
bacakları zangır zangır titriyordu. Hayır titreme denilemezdi buna.
Sarsılıyordu. Nefes alış-verişleri bir hırıldama ve inleme şeklindeydi. Ömer
yapması gerekenleri yaptı. Onur'u biraz sakinleştirdi kendine gelmesini sağladı
ve kaldırdı. Elini yüzünü yıkadılar ve tansiyonunun düşmesi için birer sigara
daha yaktılar.
Onur
yüzü bembeyaz olduğu halde "Gidiyor abi" dedi. Ömer vereceği cevabı
düşünürken Onur lafa devam ederek Ömer'i kurtardı. "Gidiyor hem de hiç içi
acımadan. Bana bir hoşçakal bile demeden. Sanki hiçbirşey yaşamamışız gibi. Ben
burda bu haldeyken Allah kahretsin o dışarda o yavşaklarla beraber oynuyor
kahkaha atıyor gülüyor Ömer!" Lafını bitirdikten sonra sigarasından büyük
bir nefes çekip attı ve çıkmaya yöneldi. Ömer peşinden gelecek oldu ama Onur
istemedi. Ömer arkadaşının yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu anladı, diretmedi.
Bahçedeki
kalabalık dağılıyordu yavaş yavaş. Herkes üçerli beşerli gruplar halinde
okuldan ayrılıyordu bir daha gelmemek üzere ve hiçbirisi de birazcık olsun
üzülmüyordu. Onur da okulun çıkış kapısına yakın bir yerde ağaçların olduğu
yürüyüş yolunda banklarda oturuyordu tek başına. En çok da insanların
üzülmeyişine şaşırıyordu hala. En çok da Merve'nin üzülmeyişine. Ve Merve'yi
bekliyordu. Kendisi görülmeyecekti çıkış kapısından ama o görebiliyordu.
Gidişini izleyecekti. Umutla izleyecekti. Merve'nin gözlerinin kendisini
aramasını umut edecekti. Sadece bir kere etrafına baksaydı da olurdu. O da
yeterdi sadece. Birazcık üzülmesini istedi sadece. Birazcık içinin burulmasını.
Onu görmek istedi. Onu umut etti.
Onur
gözyaşları içerisinde çıkış kapısını gözlerken bunları düşündü ve Merve'yi
gördü. Dört kız arkadaşıyla beraber gidiyorlardı. Bekledi. Beraber çıkışları
aklına geldi o kapıdan. Bir kerecik etrafına bakmasını istedi sadece bir
kerecik.
Ama
bakmadı. Arkadaşlarıyla muhtemelen tamamen alakasız bir konu üzerinde konuşarak
kapıdan çıktı. Onur'u bütün çaresizliğiyle bütün ne yapacağını bilmezliğiyle
bırakıp uzaklaştı. Onur o melek yüz'e bir daha hiç bakamayacağını biliyordu...
...
Mezuniyet
günü veda etmek için kendisini çağıran Merve'nin yüzüne bakarken bunları
düşünerek gülümsedi.Gülümsemesi çok fazla sonradan eklenmiş gibi duruyordu...
2 Eylül 2013 Pazartesi
Karıncalar
Sanki
yüzünü morartırcasına, sanki gözlerindeki damarlarını patlatırcasına sert bir
nefes çekti sigarasından. Yine aynı halet-i ruhiye. Bazen sık sık ziyaret edip,
bazen de aylarca selam vermeyen bir ruh halindeydi yine. Beyin karıncalanması,
kaş çatılması, yavaş yürüme, çok düşünce, çok sigara...Böyle zamanlar yalnız
kalsa mı iyi yoksa kalabalıkta uyuştursa mı beynini bilemiyordu. Ama genelde
yalnız buluyordu kendini. Evinin yakınlarında; kimi zaman düşünmek için, kimi
zaman yalnız kalmak için uğradığı bir kayalık vardı. Altlarına denizden
dalgaların vurduğu, dalgaları dinlediği kayalık. Yine oradaydı.
Düşünce...Düşünce...Bazen
ilaçtı bazen zehir. Kendisini neyin rahatsız ettiğini, hangi düşüncenin beynini
karıncalandırdığını bilmiyordu aslında. Sadece yanlış olan birşeyin olduğunu
biliyordu. Bazen bu ruh hali o kadar bastırıyordu ki Allah'ına sığınmasa o
kayalardan kendini aşağı bırakabilirdi. Ateistleri hiç anlayamazdı zaten.
Yükünü en büyüğe yüklemeden nasıl hayata devam edebilirdi ki insan.
O da
öyle yapıyordu zaten. Derdini, sıkıntısını Allah'ına yüklüyordu. Secde sanki
Allah'a sarılmaktı onun düşüncesine göre. Rabbiyle hasret gidermek, kavuşmak.
Tıpkı belli bir güne sözleşmiş iki can dostun buluştuklarındaki samimi
kucaklayışları gibi. Ve Rabb'ine sarılırken bırakırdı yükünü taşıyabilene,
hafiflerdi. İki vakit arası kamburunda biriktirdiği emanetler. Günde beş vakit
emanetleri teslim ediş. Her gün beş hafifleyiş, her gün beş kucaklaşma.
Bugün
de taşıyamadığını bırakmıştı her zamanki gibi. Kamburunda kalanlarla beraber
kayalıklardaydı. Bu halin sebebini ararken yıldızların arasında, bir nefes daha
çekti sigarasından. Okuduğu kitaplar geldi aklına. Hayatta iki tane kitap vardı
aslında. Birisi Allah kelamı Kur'an, ikincisi ise tüm varlığıyla yaratılmış
tabiat. Hangi yazar; Hangi kitabın hangi sayfası yıldızlar, dalgalar kadar
düşündürtmüştü ki şu zamana kadar. Ancak insan da tabiatın bir parçasıydı ve
insanı anlamadan tabiatı anlamaya çalışmak eksikti. İnsanı anlamanın yolunu da
kitaplar bilmişti.
Ama o
insanları anlamaya çalışırken kendinden önceki insanları anlamayı daha çok
seviyordu. Şu anda geleceğimizi bilemeyeceğimize göre bizden öncekilerin geçmiş
ve geleceklerine bakmalıyız ki benzeterek kendi geleceğimizi inşa etmeliyiz
diye düşünüyordu. Evet evet işte tam bu nokta! Yıldızların arasında böylesine
gezinirken, düşünceler beyninin kıvrımlarında tam bu sırada akarken bu nokta
ağrımaya başlamıştı. Ama ne ilgisi vardı ki şimdi. Yüzyıllar önce yaşanmış
bitmiş olaylar, insanlar niye rahatsız etsindi ki onu bu kadar. Anlayamadı. Ama
oralarda olduğunu biliyordu. Rahatsızlığının sebebinin geçmişle mutlaka bir
ilgisi olduğunun ayırdına varmıştı.
Dalgalar
şiddetlenmişti. Birbiri ardına vurdukça kayalara hem köpürüyor hem ayaklarına
doğru küçük su zerrecikleri sıçratıyordu. Hoşuna gitti. Her zaman sevmişti
zaten dalgaları dinlemeyi. Ve her zaman dalardı dalgaları dinlerken.
Hayallerinden uyandığında ya gözleri yaşlanmış, ya kaşları çatılmış, ya da
suratında kıvrılmış eskimiş bir gülümseme. Dalgalar alıyordu sakince. Küçük su
zerreciklerinin dokunduğu her nokta bedeninden ruhunun çıkması için açılan
deliklerdi sanki. Ruhu süzülüyordu bedeninden, suyun değdiği yerlerden yavaşça;
sessizce dalgalarla beraber akıntıya kaptırıyordu kendini. Akıntıyla, suyla
beraber eski bir kitapta okuduğu bir hikayeye gittiler...
-"Gitmem
gerek." diyordu adam gençten bir kıza. Henüz körpeceydi kız. Oğlanda
gençliğinden sıyrılmış sayılmazdı.
-"Neden?
Neden zorundasın? Bir sen gitmedin diye kayıp mı edilecek bu savaş. Sultan
Murad öylesine mi muhtaç sana. Evlenecektik hani biz. Gitme yiğidim koma beni
yalnız."
-"Nasıl
böyle konuşursun. Nasıl gitmememi ister de benden kabul etmemi beklersin, hemde
bana yiğidim diyerek ha? De bakalım bana hele diyelim ki dediğini yaptım gitmedim
Murad Han'ın sancağının altına. Hangi toprağın üstünde evleneceğiz sevdiğim,
çağırıldığında gitmez isek hangi toprağı hakedeceğiz de beraber rahat
uyuyabileceğiz üstünde?
Kuru
çay demlene gerektir sevdiğim, üstüne sıcak su döküp beklemek gerektir. Kuru
haliyle hiçbir işe yaramaz yesen acıdır. Bu gördüğün yurt toprağı da kuru
çaydır sevdiğim. Üzerinde yaşayanların; bizlerin imanı, yurt sevgisi olmazsa,
gerektiğinde verilecek canı, istendiğinde dökülecek kanı olmazsa demlenmez.
Kuru kalır. Acı olur. Ancak saydıklarım olduğunda demlenir de tadı güzel
gelir."
Körpe
kız biliyordu zaten baştan beri. Aşkı zaafı olmuş bir umut sormuştu yine. Bu
konuşmadan sonra yiğidini uğurlayıp Allah'a emanet ettikten sonra yurt
toprağını gözyaşlarıyla demlemekten başka çaresi kalmamıştı.
Beynindeki
karıncalanma artmış buldu kendini akıntı ruhunu bedenine geri bıraktığında.
Meseleyi çözmüştü sanki. Öyle sanıyordu ki yüreği utanıyordu okuduğu
kitaplardan, yaşanmıştan, geçmişten. Layık olamamaktan utanıyordu. Hala onların
demlediğiyle kalan yurdu tüketmekten utanıyordu. Tekrar demleyememekten
utanıyordu. Gözünü kırpmadan yarın evleneceği sevdiğini bırakıpta yurt için
gazaya giden gazi atasından utanıyordu. Ahirette onlara neler diyeceğini, acaba
emanete hıyanetten kul hakkı yeyip yemediğini düşünüp utanıyordu. Bu
karıncalanma buydu. Utanmaydı.
Yunus
Emre'nin "ilim kendin bilmektir" deyişindeki gibi kendini biraz daha
tanımanın bilmenin mutluluğu ve yeni keşfettiği duygusu utancın karması yeni
bir ruh halinde geçti karıncalanması. Kaşları da çatık değildi. Her zamanki
dalgaların sesiyle beraber ayağa kalktı. Denize selamını verdikten sonra yeni
bir sigara daha yakıp eve doğru yürümeye başladı. Layık olmak için biraz erken
kalkıp günü iyi değerlendirmek gerek diye düşünüyordu...
Doğum günü
Hayaller dalgalar gibi. Sanki kafamda medcezir var. Med zamanı hayaller kızgınlaşır dalgalar gibi. Köpürerek vurdukça vurur, dur durak bilmez taşları çözer kum eder kaya bile duramaz karşısında.Hayallerinden kaçarsan da boşluğa düşersin çünkü hayatın denizdedir.Durgun akıntısız dalgasız denizse kirini atamaz temiz değildir. Hayal seni vurduğunda koskoca kaya kuma dönmüştür vurma artik bittim desen, fayda etmez çünkü medcezirin bitmesine daha vardır, doğa kanunu bu zamanı dolmadan asla durmaz.
Kum kayanın terbiyeli hali.Hayali tarafından vurulmuş sert kaya artık vurulmamak için her şekli alır ya sert olmadığından. Mesele vurulan kayanin kumken doğru şekli alabilmesinde..Geçmişin hayali med cezir gibi.
Hatırlar mısın bilmem?, Bende hatırlamak istemem ama hayal işte, durmaz. Bir gün elele yürürken ağlamaya başlamıştın. Bunu bizden başka kimse anlamaz ama çok güzel ağlardın. Seni ağlarken bir başka severdim. Neden ağladığını sorduğumda bir anda bana sarıldın. Her zaman, her sarıldığında senin kokuna senin benliğine boğulmak harikaydı. Deniz dalgası gibi masmavi gözlerinle bana baktın. Her bakışın içime işlerdi zaten. Dalgalar misali vururdu kum gibi yüreğime. İç çeke çeke "Ama ben seni çok özlüyorum" dedin ya. Şimdi anlıyorum ki belki de beni özleyemediğine ağlıyordun. Ama şimdi ben bu kum halimle ne şekle girmeye çalışsam da kum oluşumu unutamıyorum. Seni çok özlüyorum.
Aşkın tanımı ben hararetle birşeyler anlatırken gülerek gözlerime bakmandı. Anlattıklarımın tek kelimesini dinlememen deniz dalgasi gözlerinle bana ne konuştuğumu unutturmandi...Ve gülüşün çok güzeldi. Ama sadece bana bakarken.2 yıldır sana bakmamama rağmen kum olan yüreğime biçim verişinle senin gibi gülüyorum. Yüzümdeki haddim olmadan sana benzettiğim gülüşüm bana bıraktığın bir buse sanki. Hatıranla mutluyum. 20 yıl önce bugün doğduğunda kaderime yazıldığın için mutluyum.
Doğum günün kutlu olsun.
Kum kayanın terbiyeli hali.Hayali tarafından vurulmuş sert kaya artık vurulmamak için her şekli alır ya sert olmadığından. Mesele vurulan kayanin kumken doğru şekli alabilmesinde..Geçmişin hayali med cezir gibi.
Hatırlar mısın bilmem?, Bende hatırlamak istemem ama hayal işte, durmaz. Bir gün elele yürürken ağlamaya başlamıştın. Bunu bizden başka kimse anlamaz ama çok güzel ağlardın. Seni ağlarken bir başka severdim. Neden ağladığını sorduğumda bir anda bana sarıldın. Her zaman, her sarıldığında senin kokuna senin benliğine boğulmak harikaydı. Deniz dalgası gibi masmavi gözlerinle bana baktın. Her bakışın içime işlerdi zaten. Dalgalar misali vururdu kum gibi yüreğime. İç çeke çeke "Ama ben seni çok özlüyorum" dedin ya. Şimdi anlıyorum ki belki de beni özleyemediğine ağlıyordun. Ama şimdi ben bu kum halimle ne şekle girmeye çalışsam da kum oluşumu unutamıyorum. Seni çok özlüyorum.
Aşkın tanımı ben hararetle birşeyler anlatırken gülerek gözlerime bakmandı. Anlattıklarımın tek kelimesini dinlememen deniz dalgasi gözlerinle bana ne konuştuğumu unutturmandi...Ve gülüşün çok güzeldi. Ama sadece bana bakarken.2 yıldır sana bakmamama rağmen kum olan yüreğime biçim verişinle senin gibi gülüyorum. Yüzümdeki haddim olmadan sana benzettiğim gülüşüm bana bıraktığın bir buse sanki. Hatıranla mutluyum. 20 yıl önce bugün doğduğunda kaderime yazıldığın için mutluyum.
Doğum günün kutlu olsun.
Yufka, soğan ve peynir
Kör Emine'nin öldüğünden 4 kış geçmişti galiba.Mevsimlerden hasat mevsimi, günlerden mübarek günün ertesiydi.
Sabah ezanından hemen sonra küçük Halil tavukların yemleri vermiş, kümesi ve ahırı süpürmüş, evin iki baş ineğini sağmaya ablasına yardım etmiş ve öğlen yemeğini alelacele yiyerek köydeki arkadaşlarının yanına gitmişti. Hiç değişmezdi; her gün köyün diğer çocuklarının yanına daha çabuk gidebilmek için işleri çarçabuk bitirmeye çalışır ve kerahat vaktine doğru çocuklara has bir yorgunlukla, yorgun olmaktan mutlu olunan bir yorgunlukla dedesinin evine dönerdi.
Bugün de aynı şeyler olmuştu. Halil eve gelmiş ablasının ibrikten döktüğü suyla elini yüzünü yıkamış, abdest almış dedesiyle akşam ezanını bekliyorlardı. Namazdan sonra sofraya hep beraber oturulurdu. Halil için günün en güzel saatleri... Ablasının pişirdiği sımsıcak tarhana çorbası, bembeyaz türkmen yufkası, taze soğan ve peynir. Sofrada mütevazı azıklarını yerken Halil hep dedesini izler, dedesini öğrenmeye çalışırdı. Dedesi bir diz yukarda yarım bağdaş oturmuş, besmele çekmiş, çorbasını bitirdikten sonra su ve toprak kokan elleriyle dikkatli bir biçimde yufkadan kendine kadar bir parça bölmüş, sanki bir zanaat yapar gibi tek bir ufak parça bile ziyan etmemeye çalışarak soğanı ve peyniri yufkasına katık ederek dürme yapmış ve küçük lokmalarla yemeye başlamıştı.
Evet dedesinin elleri su ve toprak kokuyordu. Suyu ve toprağı koklasa kokularını alamazdı ve nerden bildiğini bilmiyordu ama küçük Halil dedesinin ellerinin su ve toprak koktuğunu biliyordu. Dedesinin elini öperken aldığı ve saf güven veren su ve toprak kokusu.
Halil'in dedesi her akşam olduğu gibi bu akşam yemeğinden sonra da sofra duasını etmiş, Halil ve ablasıyla beraber Fatiha-i şerif okumuş; kalkarken yine düşünceyle konuşma arası iç çekerek "aah babam" demişti. Halil önceleri, dedesinin bunu söylerken babasını hatırlayıp üzüldüğünü düşünmüştü ama üzerinden zaman geçtikte bu alışkanlığı sadece yemeklerden sonra yaptığını farketmişti. Aklını başında bildiğinden beri küçük Halil bunun anlamını merak ediyordu ama kararlıydı. Artık bugün soracaktı.
Yemekten sonra ablası sofrayı toplayıp yer yaygısını kaldırırken Halil ile dedesi de ya komşularından birini ziyarete gider, ya konuk beklerler ya da iki başlarına oturup söyleşirlerdi. Anlaşılan bugün söyleşme günüydü.
- "Dede, her sofradan kalktığımızda iç çekerek niye büyükdedemi anıyorsun?"
Dedesi gülümsedi.Torununun; kendisinin bile farketmediği bu ayrıntıyı sormasını beklemiyordu ama bilginin meraktan geldiğini bildiği için torununun meraklı olması hoşuna da gitmişti.
- "Teşekkür için Halilcik."
Halil'in aklına pek yatmadı. Büyükdedesi bildiği kadarıyla genç yaşta ölmüştü. Yani dedesi babasını tanımıyordu bile. Tanımadığı halde şu anda hayatta olmayan birine her gün teşekkür etmeyi kafasında uygun bir yere koyamıyordu Halil.
- "Nasıl teşekkür dede? Senin baban öldü ya. Ayrıca teşekkür edeceksen de neden sadece yemekten kalktığımızda ediyorsun?"
- "Sen burda doğdun Halilcik yaşında henüz toprağın kıymetini bilmek için çok küçük. Ben o zamanlarda senin yaşlarındaydım. Hatırlıyorum aşiretimizle birlikte Moğol zulmünden batıya doğru kaçıyorduk. Orada Osman derler bir Türkmen Beyi var imiş. Söğütte kök salmış Yenişehir'de Karacahisar'da Türkmen aşiretlerine toprak dağıtıyormuş ekip biçsinler diye. Biz göçerdik oğul, ekip biçme ne bilmezdik. Ama dediler ki Devlet böyle olunur. Moğoluyla keferesiyle böyle baş edilir denince gittik bizde kapılandık Osman Bey'e. Ama Türkmen'in karşılığını misliyle ödemeden bir şey aldığı görülmüş müdür oğul? Türkmen'e almak bir derttir alıp da korumak başka bir dert. Osman Bey demiş ki "Akın var! Evlerinizi, topraklarınızı korumak için güçlenmemiz, güçlenmemiz için akın etmemiz gerek."
Böyle bir çağırmada babam da gitti. Bütün hayatını göçer yaşamış, dört duvar ağır gelmiş zahir fukaraya. Atın üstünde olacağını duyunca aşiretin külli erkeği güle oynaya cenge gitmiş. Ha işte bu oturduğun evin, soğanını yediğin toprağın üstünü fethetmeye gelmiş büyükdedenle Osman Beyimiz. Zorlu bir gaza olmuş nazlı Bursa düşmek bilmemiş ama en sonunda Türkmen kılıcına yenik düşüp yurdumuz olmuş. Bedeli ödenip alınmış nazlı Bursa. Amma oğul ne Osman Bey dönmüş o gazadan ne de babam.
Sanma ki oğul o gün Bursa fetholundu da bitti. Ha daha demin yediğimiz soğan bizim bahçede yeşermedi mi oğul? Bizim bahçe Bursa'da değil midir? Babamla Osman Bey atam bu soğanı da fethetmemişler midir şimdi. Bu toprağın otuyla beslenen inekten yapılan peyniri bugün fethetmiş olmadı mı Osman Bey'le babam. Bursa elimizden çıktığı, düşman eline düştüğü gün fethi biter. Bizde ondan fethin bitmesini istemeyiz, fethin sürmesini ister ona çalışırız.
Babam hala Bursa'yı fethetmeye devam ediyorsa oğul; ölü değildir. İşte bu yüzden de şehitler ölü değildir Halilcik. Bana bugün fethettiği, hediye ettiği soğan için, peynir için, yufka için de teşekkür etmek boynumuzun borcu değil midir Halilcik?"
Son söylediklerini Halilin yanağını okşayarak ve gülümseyerek söylemişti küçük Halilin dedesi.
Halil düşündü.
...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
