18 Mart 2014 Salı

Beyaz Gemi Roman Tahlili




ESERİN BİÇİMİ İLE İLGİLİ BİLGİLER

Eserin adı: Beyaz Gemi
Yazarın adı: Cengiz Aytmatov
Çevirmenin adı: Refik Özdek
Yayınevi: Ötüken
Yayım yılı ve sayfa sayısı: 1991 / 174

ROMANIN ÖZETİ

                San-Taş vadisindeki üç hanelik yerleşim yerinde çocuk, dede ve ninesiyle birlikte bir haneyi temsil ediyordu. Diğer hanelerde ise Seydahmet ve karısı Gülcemal ile kızı, son hanede ise oranın şefi olan Orozkul enişte ile çocuğun teyzesi yaşıyorlardı. Orozkul enişte ve Bekey Teyzenin çocukları olmuyordu, bundan dolayı Orozkul enişte çok aksiydi. Şartların imkansızlığından ötürü kayalarla ve dürbünüyle arkadaşlık eden çocuk her zamanki gibi yörede vakit geçirirken; arada bir bu küçük yerleşim yerine de uğrayan ve maşin-mağaza denilen gezgin satıcının arabası ile geldiğini farkeder. Zaten monoton bir hayatı olan çocuk için bunun gibi değişiklikler ciddiyet arzettiği için hızlıca köye haber vermeye koşar. Köyün kadınları içinde güzel bir değişiklik olduğundan dolayı mağazaya koşarlar ancak satıcının "üç kuruşluk" dediği alışverişten başka doğru düzgün bir şey almazlar. Satıcı oflayarak toparlanırken çocuğun dedesi olan Kıvrak Mümin gelir. Satıcının ısrarı ve dedenin iyiniyeti sonucu Mümin dede torunu bir mevsim sonra okula başlayacağı için ona bir çanta alır. Çocuk çok sevinir ve köydeki herkese teker teker çantasını göstererek övünür. Çocuk çok değer verdiği yeni arkadaşını Tank, Ihlamış deve, Kurt ve Eyer adını verdiği kaya-arkadaşlarla tanıştırır ve diğer bir arkadaşı olan dürbünü yanına alarak civardaki tepeye çıkar.

                Tepeden bu dürbünle heryer görünür. Köyün yakınından geçen çay, dedenin çocuğa yaptığı küçük gölet, uzaktaki okul, uçsuz bucaksız Isık-Göl ve ormanlar...Çocuk bunları izlemekten çok zevk alır bir yandan da dürbünle konuşurdu. Ama çocuğun esas izlemek istediği başka bir şey vardı. Beyaz Gemi. Isık-Göl'de arada bir gözüken, nerden gelip nereye gittiği bilinmeyen bu gemiyi beklerdi çocuk hep. Çünkü babasının o gemide olduğunu düşünüyordu. Geçmiş bir günde dedesinin anlattığına göre babası çocuğu ve annesini bırakıp gemicilik yapmaya gitmiş, şimdi başka karısı ve çocukları varmış. Anne ise baba gittikten sonra çocuğu dedeye terketmiş. O da şehirde başka biriyle evlenip çocuk sahibi olmuş. Bir daha da çocuğu görmeye gelmemişler. Çocuk beyaz gemiyi izlerken hayaller kuruyordu. Bir balık-adam olduğunu, çaydan yüzüp Isık-Göl'de beyaz gemiye ulaştığını, babasına kendini gösterdiğini ve ona sarıldığını düşlüyordu. Ve balık-adam olmak onun için uzak bir hayal değildi. Bir gün yapacaktı bunu. Babasına ulaştığında ona buradaki hayatını anlatacaktı. Dedesinin ne kadar iyiniyetli ve saf bir insan olduğunu, ona nasıl kötü davrandıklarını, ninesinin kendisine nasıl sanki bir yabancıymış gibi davrandığını, Orozkul enişteyi ve eniştesinin her sarhoş olduğunda kısırlıkla suçlayarak Bekey Teyzeyi dövüşünü, okula başlayacağını herşeyi anlatacaktı. Peki sonra? Sonrasını bilmiyordu. Hayallerden uyandığında dürbünü kendi evine çevirdi ve buzağının ninesinin entarisini çiğnediğini gördü...

                Ninesinden korka korka eve giden çocuk yiyeceği azarı düşünüyordu. Ancak evde bir sessizlik vardı. Dedesi bir köşeye sinmişti ve Nine evde yoktu. Anlaşılan eniştesi yine teyzesini dövmüştü ve Nine barıştırmak için ordaydı. Yukarı çıkıp yatağına yattı. Çantasıyla beraber dedesinden masal dinlemeyi düşünüyordu ancak bugün olmayacağını bliyordu. Olsun, çantasına kendisi anlatabilirdi.

                Bu Boynuzlu Maral Ana efsanesi mensubu oldukları Buğu aşireti için çok önemlidir. Efsaneye göre çok eski zamanlarda Enesay nehri civarında yaşayan kabileler sürekli birbirleriyle savaş içindedirler. Bu kabilelerden biri de Kırgızlardır. Kabileler düşman olmasına rağmen töreye göre cenaze törenlerinde saldırı olmaz. Kırgızlarda başbuğlarının cenaze törenini düzenlemektedirler. Onun için geleneğe göre cenazeye yurtları gezdirilir ve onun için bir şölen yapılır. İşte bu şölen sırasında düşman kabile Kırgızları kuşatır ve saldırıya geçer. Töreyi bozdukları anlaşılmasın ve bu olay tamamen kapansın diye Kırgızların tamamını öldürürler. Kıyım bittikten sonra alana bir kız ve bir erkek çocuk gelir. Bunlar ormanı gezmek için şölenden kaçmış Kırgız çocuklarıdır. Ağlayarak düşman ordusunun peşinden koşarlar. Çocuk oldukları için yalnız kalmaktansa katillerin peşinden koşmayı tercih ederler. Üç gün bu orduyu kovalarlar ve üç günün sonunda yetişirler. Çocuklar Han'a götürülür. Han çocukların ölüm emrini verir ve Çopur Topal Ana'ya infaz görevini verir.

                Topal Ana çocukları uzaktaki bir uçuruma götürür. Tam çocukları uçurumdan aşağı itecekken Boynuzlu Maral Ana gelir ve kadına çocukları öldürmemesini, onları kendisine vermesini, kendisinin çocuklarının öldüğünü ve bu insanları evlat edinmek istediğini söyler. Maralın konuşmasına önce şaşıran Topal Ana, Maral ile dalga geçer çocuklara bakamayacağını söyler. En sonunda ikna olur ancak Maral Ana'yı insanların nankör olduğu günün birinde bu insanlar ona ihanet eder ve herhangi bir kötülük ederlerse sorumluluk taşımayacağı konusunda uyarır.

                Maral Ana ve çocuklar Enesay nehrinden 3 yıl boyunca uzaklaşırlar ve Isık-Göl civarına gelirler. Çocuklar ergin olduklarında evlenirler ve kadın hamile kalır. Doğum sancıları başlayınca adam Maral Ana'yı yardıma çağırır. Maral Ana boynuzunda bir beşik ile gelir. Kırgızların soyu burdan devam eder ve Maral Anaya saygı göstermek için "Buğu" adını alırlar. Zaman geçer, Buğulardan çok zengin bir adam vefat eder. Oğulları  babalarının mezarlarını şereflendirmek için mezara bir maral boynuzu dikmek isterler. İhtiyarların karşı çıkmasına aldırmadan bir maral öldürülür ve boynuz mezara dikilir. Zamanla bu bir adet haline gelir ve marallar avlanmaya başlanır. Sayıları çok azalan maralların soyu tükenmeye yaklaşır ve anlatılanlara göre Boynuzlu Maral Ana son kalan yavrularını da alıp Isık-Göl'ü terkeder ve insanlara küser...

               
                Mevsimler geçmiş sonbahar gelmişti. Çocuk da artık okula başlamıştı ve okulu çok seviyordu. Her sabah dedesi beş kilometre uzaktaki okula at üstünde çocuğu getirip her öğlen okuldan almaya gidiyordu. O gün Orozkul ile Mümin dede dağa çıkmışlardı. Kesilmesi yasak olan ormandaki ağaçları hediyeler ve rüşvetler karşılığında insanlara veren Orozkul için bir ağaç kesmişlerdi ve onu aşağı götürmeleri gerekiyordu. Her zamanki gibi tomruğu indirirken zor işi yaşlı Mümin yapıyor üstüne üstlük atı üstündeki Orozkul'dan bir ton azar işitiyordu. Mümin, Orozkul'dan torununu okuldan almak için izin istedi ve tabiki alamadı. Çaya gelince tomruk çayda bir kayaya sıkıştı ve onu sıkıştığı yerden çıkaramadılar. Orozkul atı çok zorluyordu ancak bir işe yaramıyordu.Bu sırada üç tane maral gördüler ve dede çok heyecanlandı. Isık-Göl civarına yıllardan beri marallar ilk defa geliyorlardı.  Mümin köye dönmelerini, atı çok zorladıklarını, çocuğu okuldan aldıktan sonra bir daha denemelerini söyledi. Çok sert bir red cevabı alınca hayatında hiç kimseye tek bir kötü söz dahi söylememiş olan Mümin dede hiddetlendi. Çocuk iki saattir bekliyordu, kesin çok korkmuştu. Döndü ve gitmeye başladı. Orozkul Mümin'i durdurup ona yumruk attı. Bunun üzerine arkasına bile bakmadan köye dönen Mümin dörtnala torununu almaya gitti.

                 Çok korkmuş olan çocuğa dede neşelenmesi için maralları anlattı. Çocuğun biraz keyfi yerine geldi. Köye döndüklerinde ise felaket onları bekliyordu. Orozkul Bekey Teyzeyi öldüresiye dövmüş ve onu evden kovmuştu. Müminin geldiğini görünce ona  da işten kovduğunu söyleyerek bağırdı. Durum çok kötü idi. Nine de sürekli dedeye kızıyor dırdır ediyordu. Dede ise bir köşeye sinmiş duruyordu. Sessizce yemeklerini yediler ve çocuk yukarı uyumaya çıktı.

                Çocuk hastalanmıştı ateşi vardı ve doğru düzgün uyuyamıyordu. Zaten dışarıdan bağrışma sesleri geliyordu sürekli. Çocuk biraz da ateşli olduğu için sürekli Maral Ana'yı düşünüyordu. Dedesinin gördüğünü söylediği maralları bugün çay kenarında kendisi de görmüştü ve dişi olanının efsanedeki Maral Ana olduğuna inandırmıştı kendini. İşte o Maral Ananın boynuzunda bir beşikle gelip Bekey Teyzesinin çocuk sahibi olması için ona yalvarıyordu. O zaman bütün sorunlar bitecekti. Hayalinde sürekli bunu canlandırıyordu. Bu arada bir kamyon sesi duydu çocuk. Gelen tomruğu almaya gelen rüşvetçilerdi. Kamyon sesini duyunca çocuk köye bundan önce gelen kamyonlarla ilgili anısını hatırladı.

                 15 tane askeri kamyon köyün arkasındaki ormandan ot depolayacaklardı. kamyonlar geçerken çocuk hepsinin arkasından teker teker koşturuyordu. En sonuncu kamyonun şoförü kamyonu durdurup indirdi ve çocukla sohbet etti. Şoförün adı Kulubeg idi. O günün akşamı korkunç bir kar fırtınası çıktı. Aile evde ateşin başında otururken kapı acı acı çaldı ve kamyon şoförlerinin bir kısmı sığınmak istediler. Şoförleri buyur eden dede ile Nine onların fırtınaya yakalanma hikayelerini dinlediler. Ertesi sabah kamyonların donan su depolarını ısıtmak ve Kulubeg ile arkadaşlarını uğurlamak için giderken çocuk da gelmek istedi. Dede çocuğa diz boyu karda yürüyemeyeceğini kendisinin de elleri dolu olduğu için taşıyamayacağını söyleyince Kulubeg çocuğu sırtına aldı ve onunda gelmesini sağladı. Kulubeg yakışıklı idi, güçlü kuvvetli bir vücudu vardı ve dürüst bir insandı. Çocuk onun gibi bir abisi olsa hiçbirşeyden hatta Orozkul'dan bile korkmayacağını düşündü...

                O günkü kamyon ise rüşvetçilerdi. Sabah Orozkul, Seydahmet ve rüşvetçiler kamyonla birlikle tomruğu çıkarmaya gittiler. Nine dedeyi de kendini affetirmesi için grubun peşine taktı. Dede ise hep itaat ediyordu. Hakaret ve aşağılamalara rağmen dede kendini hep en zor işlere attı. Yolda o üç maralı gördüler. Seydahmet marallardan lezzetli ve çok et çıkacağından bahsetti. Orozkul ise onayladı ve dönerken birini avlayacaklarını söyledi. Mümin karşı çıkmak istedi ama ne çare!

                Grup köye döndüğünde hemen hepsi sarhoştu. Sadece cenaze törenlerinde bir bardak votka içen dede bile içmişti. Maralın cesedini avluya koyup etini parçaladılar. Kelleyi bir kenara alan sarhoş Orozkul bir balta buldu ve hınçla hayvanın boynuzuna vurmaya başladı. Bu arada çocuk dışarı çıktı ve yerdeki ölü maralı gördü, tabi eniştesinin boynuzla olan mücadelesini de. Midesi bulanmaya, başı ağrımaya başladı. Kendini yıkılmış hissediyordu. Dünden beri çok acıya katlanmıştı. Teyzesi çocuğun halini gördü. O da içmişti. Çocuğu zorla kendi evine götürdü ve biraz yatırdı.

                Akşam etler pişirilip içkiler doldurulduğunda ziyafet başlamıştı. Konuşmayı dedeye yaptırdılar. Çocuk etten yemek istemiyordu, midesi bulanıyordu ama zorla bir tabak yedirdiler. Dedesi perişan durumdaydı. Alkol sohbetine dalan sofra dedenin çıktığını farketmedi. Sofrada sözü Seydahmet aldı. Sarhoş taklidi yaparak dedeyi maralı vurmaya nasıl zorladığını anlatıyordu. Sofradaki herkes kahkahalar atıyordu. Dede reddedince onu Orozkul'a şikayet etmekle tehdit ettiğini söyleyince sofradakiler iyice gülmeye başladı. Çocuk kendini iyice güçsüz hissetmeye başladı. Mide bulantısı arttı. Efsanedeki Maral Ana'yı öldürmüşlerdi ve öldüren de dedesiydi. Dün geceden beri dedesinin zavallı halini, ninesini, Orozkul eniştenin bağırtılarını ve Maral Ana'yı hatırlayan çocuk dışarı çıktı. Dedesini avluda yerde sırtüstü sarhoş bir şekilde yatarken buldu. Dedesine seslendi, onu dürttü ve çaya gideceğini, balık-adam olacağını söyledi ama dedesi inlemeden başka tepki vermiyordu.

                Çocuk çaya doğru gitti, kendisini çayın soğuk sularına yavaşça bıraktı. Ama balık-adam olamayacağını bilmiyordu...


KARAKTERLER

ÇOCUK: Kısa boylu, tostoparlak, ince boyunlu, büyük kafalı ve büyük kulaklı bir çocuk. Annesi ve babası terketmiş, dedesi ve üvey ninesiyle beraber kalıyor. Çocuk yalnızdır, kendine cansız arkadaşlar edinir. Hayal dünyası geniştir.

KIVRAK MÜMİN: Basık ve yumuşak burunlu, uzun boylu değil ancak bir delikanlı gibi çevik ve becerikli. Yüzünde çok az sakal var. Kendini saydıramayan, iddiasız, ayak işleri yaptırılan, iyiniyetli ve saf bir insan. Kullanılmasına rağmen o bundan alınmaz ve bu işleri bir görev gibi benimser. Köyde düşük bir maaşla işçi olarak çalışıyor. İki kızı var.

OROZKUL: Adam kullanan, rüşvetçi, kötü niyetli, karısını döven, amir nüfuzunu kullanan, alkol düşkünü ve haris. Mümin dedenin damadı. Köyün şefi, çocuğu olmuyor. Şehir hayatına özeniyor ve halkı küçümsüyor.

SEYDAHMET: Söz dinleyen, güçlü kuvvetli ama tembel, kimseyle tartışmaz, uyuşuk ve uykucu. Köydeki hanelerden birinin erkeği.

BEKEY TEYZE: Çocuğun teyzesi. Orozkuldan her sarhoş olduğunda dayak yemesine rağmen kocasına sadık. Çocuğu olmuyor.

NİNE: Beş çocuğunu kaybetmiş. 18 yaşındaki oğlu savaşta ölmüş. İlk kocası Taygara kar fırtınasında yitmiş sonra Mümin dede ile evlenmiş. Dırdırcı, bir günü diğerini tutmayan, şefkat yoksunu.

DİĞER KARAKTERLER: Kamyon şoförü Kulubeg çocuğun hayran olduğu kişi. Gülcemal ve kızı. Çocuğun annesi ile babası, ikiside çocuğu terkedip yeniden aile kurmuşlar. Çopur Topal Ana, efsanedeki kehanette bulunan kadın...



ZAMAN

                Nine 18 yaşındaki oğlunu savaşta kaybettiğine göre savaştan yaklaşık 30 yıl sonra olması gerekiyor. Yani roman 1975-1980 yıllarında geçmiştir. Bütün olay 3-4 ay içerisinde gerçekleşir. Hatta romanda toplam anlatılan gün sayısı çocuğun hatıralarını ve efsaneyi saymazsak çanta alınan gün, Mümin ile Orozkulun kavga ettiği gün ve ertesi gün olmak üzere 3 gündür.

                Çocuğa çantanın alındığı birinci günden sonra romanın anlattığı son güne kadar geçen aylar anlatılmayarak atlanmıştır.

                Çocuğun kamyon şoförü Kutubeg ile olan anısı da kitapta hacim olarak azımsanmayacak derecede yer kaplar. Bu yüzden romanın anlatımında geçmiş zaman da kullanılmıştır diyebiliriz. Bunun yanında çocuğun annesi ile babasının durumunu öğrendiği geceyi de geçmiş zamana sayabiliriz.

MEKAN

            Beyaz gemi romanı Isık-Göl yakınındaki San-Taş vadisinde üç hanelik küçük bir köyde geçer. Olaylar genelde dört duvarın dışında, orman gibi çay kenarı gibi açık alanlarda gerçekleşir. Çok geniş bir mekan yelpazesi olmamakla beraber orman, okul köy arası yol ve karavul dağı mekanlardan bazılarıdır.

                Romanın geneli için saydığımız kaidelere Boynuzlu Maral Ana yine istisna teşkil eder. Efsanede roman mekanlarına Enesay nehri kıyıları da katılır.

ANLATICI VE TİP-KARAKTER

                Yazar romanın genelini hakim bakış açısıyla yazmıştır ancak çocuğun dürbünle beyaz gemiyi izlerken muhayyilesinde babasına hayatını anlattığı bölüm kahraman bakış açısıdır. Romanın geri kalan kısmının hakim bakış açısı olduğunu ise romanda yer yer ilerisi hakkında verilen ipuçları yani anlatıcının geleceği bilmesi ve karakterlerin ruh hallerini okumasından anlıyoruz.

                Yazar romandaki şahsiyetleri oluştururken romanda kullanılan tip ve karakter teknikleri arasından "tip" tekniğini tercih etmiştir. Şahsiyetler iç çatışmalar yaşamazlar, git-gelleri yoktur. Temsil ettikleri ruh hali veya davranış ne ise ona göre hareket ederler. Örneğin Mümin dede iyiniyeti, saflığı ve sabrı temsil eder ve asla bu çerçevenin dışına çıkmaz.

DİL VE ANLATIM

            Yazar bu romanında uzun, sıralı cümlelerden kaçınıp herkesin anlayabileceği kısa cümleleri tercih etmiş. Herhangi bir süslü veya sanatlı anlatım kaygısı bulunmamaktadır, gayet akıcı ve sade hızlıca okunabilen rahat bir anlatım kullanmıştır. Yoğun ve anlaşılması güç olaylar zinciri yerine, meseleleri olduğu gibi anlatmayı rahat kılan beyni yormayan bir olay örgüsü mevcuttur.

                Çeviride ise göze batan herhangi bir durum yoktur. Çevirmen kelime tekrarına düşmemiştir. Hangi kelimeleri çevirip hangi kelimeleri olduğu gibi bırakması gerektiğini çok iyi bilmiştir. At-ata-taka üçlemesindeki takayı çevirmeyip anlamını dipnot düşmesi ahenk açısından gereklidir. Avıl kelimesini baybiçe sıfatını dipnot düşerek olduğu gibi alması kültür aktarımı bağlamında doğru bir tercihtir.


DEĞERLENDİRME

                Romanda şekli unsurları bir tarafa bırakıp verilmek istenen mesajları ve satır aralarını  incelemek gerekirse: öncelikle nispeten az olan kişi kadrosunda net bir şekilde iyi ve kötü şahsiyetler olduğu göz ile görülmekte. Özellikle kötü taraf olan Orozkul ile iyi olan Mümin karakterleriyle bu çatışma iyice göze çarpıyor. Ama bu çatışmada okuyucuyu bir nokta rahatsız ediyor. Evet bu rahatsızlığın sebebi elbette romanın sonunda çocuğun ölümü ile kötülerin kazanıyor gibi görünüşü ancak biz istemeden aslında Mümin dedeye kızdık bütün roman boyunca. Ona acıyoruz belki gördüğü muameleden ötürü ama Mümin dedenin tercih ettiği "pasif iyilik", "miskin kabulleniş", okuyucuya dokunuyor. Kitabı okurken açıkçası en heyecanlandığım bölüm Mümin dedenin hiddetlenip Orozkula bağırmasıydı. Ve bu bağırmadan sonra birkaç dakika Orozkul afallamış ve itaat etmişti. İşte esasında okuyucunun istediği budur. Yeri geldiğinde kuvvet kullanan bir adalet anlayışı.

                Bu adalet mefhumunun kuvvet eksiğini romanın başkarakteri olan çocuk da farkediyor. Çocuğun içinde hep bir sıkıntı var romanda ve öyle sanıyorum ki o sıkıntının nedeni işte bu adaletsizlik. Çocuğun romanın büyük bir kısmını kaplayan hayallerini gözden geçirdiğimizde hep bir sorunu çözmeyi ve adaletsizliği gidermeyi sağladığını görürürüz. Neden hayaller? Çünkü çocuğun çevresinde gördüğü insanların gücü buna yetmiyor. Bunun da aslında en büyük  örneği dedesi. Romanın daha başında babasızlığın getirdiği adaletsizliği balık-adam olarak çözmeye çalışıyor. Romanın muhtelif yerlerinde vurguladığı herkes çocuk sahibi oluyor da eniştem ile teyzem niçin olamıyor sorununun çözümünü de Boynuzlu Maral Ana'nın boynuzunda getireceği beşikten bekliyor. Orozkul'un zulmüne karşı hayalinde Kulubeg'e verdirtiyor. Küçük yaşta sorunlarla karşılaşan çocuğun adalet özlemini görebiliyoruz.

                Romanda göze çarpan bir diğer nokta ise Maral Ana efsanesinin lafzen okuyucuya anlatılması. Ben bunun boşuna olmadığını düşünüyorum. Efsaneden çıkaracağımız sonuç şudur ki Çopur Topal Ana'nın kehaneti gerçekleşmiştir. Yani insanlık kurtarıcısına ihanet etmiştir. Kötülük, (zengin Buğu'nun zengin çocukları) iyiliğe(ihtiyarlara) galebe çalmıştır. Bunu maralları öldürme yoluyla yapmıştır. Romanın esas hikayesine baktığımızda ise yine kötülüğün iyilik karşısında üstün geldiğini görüyoruz. Nispeten daha zengin, en azından zenginliğe özenen Orozkul'un ihtiyar Mümin dedeyi alt etmesine şahit oluyoruz. Ve bunu yine aynı maddi yol ile maralları öldürerek yapıyor. Aslında kehanet tekerrür ediyor. Ben bunu Aytmatovun karamsarlığına yoruyorum. Kötülük geçmişte de iyiliği yendi, günümüzde de yeniyor. Üstelik aynı rollerle ve aynı metodla!

                Romanımızda tiplerin kötülük ve iyiliği temsil ettiğini söylemiştik. İkinci bir mesaj olarak aynı tipler devlet ile halkı da temsil ediyorlar. Orozkul o üç hanelik minyatür ülkede devlet gücünün şahıslaşmış hali. Mümin dede ise halkı anımsatıyor. Garip, fakir ve itaatkar halkın devlet karşısındaki çaresizliği ve bağımlılığı anlatılmaya çalışılmıştır. Aytmatovun Sovyet dönemi sanatçısı olduğu ve Sovyetlerin geleneğe bakış açısını biliyoruz. Burdan hareketle Orozkul'un marallara saygısızlığını da devlet-halk ilişkisine yorarsak sanıyorum abartmış olmayız. Yazarın esasında bu ikinci temsilde vermek istediği mesaj devlet gücünün liyakatsiz ve zalim ellere geçtiği anda ne büyük felaketlere sebep olabileceğidir. Mümin dede bu bağlamda halkın geçmişi, çocuk ise halkın geleceğidir. Devlet temsilcisi Orozkul, kendi cebini doldurmak için halkı yani Mümin'i çalıştırırken dedenin torununu almaya gitmek istemesi üzerine olumsuz cevap alması Müminin tek hiddetlenişi, tek başkaldırışıdır. Burasını önemli görüyorum. Ne zamanki devlet halkın geçmişi ile geleceği arasındaki bağı koparmak istiyor, itaatkar halk o zaman tepki göstermeye başlıyor.

                Alegorik düşünmediğimiz zaman, çocukla dedenin hayatta birbirlerinden başka karşılıksız ve gerçek sevenleri olmaması, birbirlerinin yüzlerinden konuşmadan sıkıntılı olduğunu anlamaları, birbirleri için üzülmeleri ve birbirlerini koruyup kollamaları okuyucuyu müteessir ediyor. Zaten romanın felaketle sonuçlanmasının son nedeni de dede ile torun arasındaki iletişimin kopması, çocuğun bu zorlu hayatta tek dayanak noktasının yıkılması teşkil ediyor.

                Değerlendirmenin başında pasifliği ve kabullenişi yüzünden kızdığımız Mümin dede'nin aksine, kötülüğe direnişin "kaçış" olarak tezahür ettiği çocuğun, çocuksuda olsa amacına ulaşma yolunda vefat etmesi çocuğu anıtlaştırıyor. Kitabın sonunda anlatıcınında söylediği budur. Yazar en sonunda kötülük istediği kadar kazansın iyilik her zaman var olacaktır diyerek mutsuz ve kötü biten romanın yarattığı karamsar ortama umut aşılıyor. Aynen aktarıyorum:

"Çocuk kalbinin, çocuk ruhunun bağdaşmadığı her şeyi reddettin. İşte beni teselli eden budur...Bir başka tesellim daha var.İnsandaki çocuk vicdanı, tohumdaki öz gibidir. Ve o öz olmadan tohum filizlenmez, gelişmez. Yeryüzünde bizi neler beklerse beklesin, insanoğlu doğdukça ve öldükçe, insanoğlu yaşadıkça, hak ve doğruluk denen şey de var olacaktır."


                YAZAR İLE İLGİLİ

                Aytmatov olay örgüsünü anlatmaya devam ederken romanın devamıyla ilgili küçük ipuçları vererek okuyucuyu sonucun nasıl gelişeceğini merak etmeye zorlar. genel sonucu ve esbabı söyleyip dügüme meraklandırır. Sayfa 52'de şöyle ki:

"Kısa hayatında onu yeni yeni olayların beklediğini, bir gün bu dünyada yapayalnız kalacağını, çantasından başka bir şeyi olmayacağını da bilmiyordu çocuk. Bütün bunlara sebep çok sevdiği 'Boynuzlu Maral Ana' masalı olacaktı."

                Aytmatov gelenekçidir. Hemen her eserinde masallar, efsaneler, tarihi hikayelerin alegorisini  ve türkülerin hissiyatını kullanır. Romanlarında eski efsanelerden motifler azımsanamayacak kadar yer tutar. Boynuzlu Maral Ana efsanesi ve romanında muhtelif yerlerinde geçen türküler, gelenekler...


                Aytmatov yetişkin bir erkek yazar olmasına karşın romanlarında anlatıcıları yahut başkarakterleri kendi benliğine uzak şahsiyetlerden seçer. Örneğin bu romanda başkarakter bir çocuktur. Çocuk hissiyatini yaşamak ve onu öyle aktarmak gerekir. "Dişi kurdun rüyaları" adlı eserinde bir kurdun kafasından aktardığı olmuştur. "Toprak ana" eserinde genç bir kadının gün gün yaşlanmasını ve yaşadıklarını kahraman bakış açısıyla anlatır. Tüm bunlar Cengiz Aytmatov'un gözlem ve aktarımdaki yetkinliğinin ispatıdır. 

4 Şubat 2014 Salı

Türkoğlu

Ey Türkoğlu! Ne bekler ne için eylenirsin
Niye özünü unutuşun, kendini bilmeyişin
Bu neyin esrikliği, neden bu miskinliğin
Dinleyin, dinletin! kafire karşı birleşin!


Uyanın kardeşler, Çinde katliam var
Soydaşının kanı akıyor diye inliyor dağlar
Dilin aynı, dinin aynı, soyun aynı damar
Ağlayın, ağıt yakın ordakilerde dindar


Birbirine düşer düşmanı olmayan millet
Uğru mu ararsın? sürüsüne bereket...
Batı din düşmanın doğun batıya rahmet
Düşünün, düşürün! tüm Türkler tek vahdet! 


Bir milyonun liderine bir dakika dendi diye
Seviniyor seksen milyonluk bir umumiye
Endülüs kıyımında kurtarmasaydı Devlet-i Aliye
Şimdi beddua bile edemezdik İsraile

12 Ocak 2014 Pazar

Büşra

                Şikayetim sana değil Rabbim, bunu bir isyan olarak görme ne olur. Sen insanoğlunu yarattığından beri bu dünyada değişmeyen şeyler var. Teknoloji değişir, insanların giyimi değişir, oturdukları yer değişir, yemek yeme şekilleri değişir ama; her zaman sadece bazıları giyinebilir bazıları giyinemez. Bazıları sağlam ve sıcak bir yerde oturabilir, bazılarıysa oturamaz. Düzelmiyor bu düzen değişmiyor hep bir taraf düzen iken diğer taraf düzülen.

                Öğlen saat 11-12 civarı. Dört arkadaş buluşup birşeyler içip memleketi kurtarmayı düşünüyoruz. Konu belli. Fethullah Gülen Hocaefendi devletin başındakilerinin evlerine ateşler salınmasını niyaz ediyor. Sonradan öğrendik. Bu beyefendinin ilk bedduasıymış şu kadar yıllık ömründe. Şu kadar yıllık ömründe müslümanların başına gelen en büyük felaketin devletin başındakiler olduğunu düşünüyor demek ki. Neyse...
               
                Her birimiz, cebinde en ucuzu 7.5 lira olan birer sigara paketi ile bir bardak çaya 3 lira vereceğimiz bir mekana oturduk. Malum konumuzu konuşmaya başladık ki hararetlicesine. İyi-kötü bir yere vardık ve de çaylarımızı yudumladık ki boyu bir metreye varmayan, soğuğun ayazında üstünde eskiden bir hırkayla bir kız çocuğu az ilerdeki masada cilveleşen çifte mendil satmaya çalışıyor. Çocuk tedirgin. Bir an önce masadakilerin tutumunu anlamaya çalışıyor. Mekandan kovulmadan önce kaç masaya uğrayabilirse kar. Eğer çift almazsa hemen yan masaya geçecek.

                Üç-beş kuruş birşey çıkardık cebimizden. "Kardeş" dedim "çocuğu çağırda şunları verelim". "Kardeş" dediler, "İnsanlar verdikçe bunlar daha çok dilenecek. Hem nerden biliyorsun gerçekten ihtiyaç sahibi olduklarını?". "Sen nerden biliyorsun ihtiyaç sahibi olmadıklarını? İnanıyorsan çok veer, inanmıyorsan az. Zaten ne veriyoruz ki." Arkadaş çocuğu çağırdı. Kızcağız arkadaşla benim aramıza girip saklanıyor, küçücük boyuyla tedirgin tedirgin etrafa bakınıyor bir yandan da hızlıca bize mendil uzatıyordu hadi al da ver parayı dercesine. Çocuk da gariban pek bir sevimliydi bir iki soru sorup biraz takılmak istedik. Arkadaş başladı:

                - Dur bakalım, alacağız mendilini. Ama önce bir kaç soru. Bildikçe sana işte şu kadar para tamam mı?
                - Sus, sus. Ya sussana görecek şimdi!
                - Merak etme ben varken gönderemez seni. Adın ne bakalım.
                - Sussana!
                - Ama uzattın ve de tadını kaçırdın. Bir şey yapamaz diyorum. Adın ne senin?
                - Büşra.
                - Aferin Büşra bunu hakettin. Kaç yaşındasın?
                - Dört.
                - Annen nerde?
                - ...
                - Tamam tamam huysuzlanma. Bak bu son soruyu da bilirsen bütün para senin. Mendilini de almayacağım. Babanın adı ne?

                Büşra iki saniye durup ellerini iki yana açıp "bilmem" anlamına gelen işareti yapmıştı. Arkadaşla bir an birbirimize baktık, başımızı masaya eğdik. Masadaki tek kurtuluş sigara paketiydi. Herkes birer tane yaktı ve herkes burnunu çekti...

                
                ***

                Bu kız işte böyle bir dünyaya gözünü açtı. Üç-dört yaşından itibaren soğuk-sıcak demeden çalışmak zorunda. Babasının adını bilmiyor, belki baba ne demek onu bile bilmiyor. Üç kuruş için belki akşam annesinden dayak yiyor. Sokakta başına gelen-gelebilecek olan pis olaylardan bahsetmek bile istemiyorum.

                Şimdi bundan ne mi çıkaracağız? Hiçbirşey çıkarmayacağız. Sadece varsa biraz vicdanımızı sızlatacağız. Elli odalı saraylarda yaşayan insanları düşüneceğiz. Fazla zenginlikteki adaletsizliği tekrar hatırlayacağız. Gerçekten yolsuzluk olup olmadığı önemli değil. Böyle insanlar hatta daha kötüleri varken ve bunlar az miktarda da değilken dört milyon dolar paranın yanyana durmasındaki vicdansızlığı anlamaya çalışacağız.

                Ya da bunların hiçbirini yapmayıp Akif'in "Hey sıkılmaz, ağlamazsan bari gülmekten utan!" dizesini anlamaya çalışacağız.
               
NOT:     Arkadaşlar son zamanlarda neden bilmiyorum dini meselelerle Araplık aynı cümle içinde çok kullanılır oldu. Türklük ön plana çıkarılıp Araplara benzemememiz gerektiği; İslam'ın Araplara özenme olduğu gibi çirkin yorumlara kadar gidiliyor. İslamlıktan gayri Türklük düşünülemez. Türklük bedenimiz, İslam ruhumuzdur. Asırlarca Türklük zırhıyla İslam cevherini koruduk. Böylesine ırkçı fikriyata yol vermeyelim. Cümleten hayırlı Kandiller.

                

4 Ocak 2014 Cumartesi

Diksürüngenler

                     Orhan Veli diyor ya bir şiirinde anlatamıyorum diye. Şiirde anlatamamak olur mu şiir zaten anlatabil diye kullandığın bir araç. Bende yazmaya başlarken öyle diyeyim bari. Anlatamıyorum, kelimelere dökemiyorum ama bir deneyelim bakalım melali hatırlatabilecek miyiz.


                    864 bin ayrı yerden çekiştiriliyorum. Yol belirlemek çok zor. At izi it izine karışmış. Bozulmamış hiç bir düstur yok. Tek yol İslam demekten başka hiçbir çare yok. Hayatta sevilmek ve sayılmak için twitterda okunur olman gerek. Twitterda okunur olmak için de ya yıllar öncesinin klişelerini insanlara sunacaksın ya herşeyle dalga geçeceksin ya da ayakkabı kutusuyla ilgili en iyi tweeti sen atacaksın. Bir ara varımızı yoğumuzu fotoğraf çekmeye yatırmıştık hatırlıyor musunuz. Facebookta çok like almak için...Şimdi benzer görevi instagram üstlendi. Karşı cinsler birbirini beğenirken normal hayatta hoşlansa bile fotoğrafları kötü diyor. Kahve çikolata ve kitapla fotoğraf çeken hanım kızımız bir anda entelektüel sıfatı alabiliyor. Sadece Orhan Veli'nin bir şiirini bilip lise edebiyat dersi almış sol görüşlü üniversite öğrencisi bir anda yeni şiiri eski şiire karşı savunabiliyor. Hayatımız klişelerle dolmuş. İnanabiliyor musun dudaklarını öpücük atar hale getiren bir kız bu halinden hiç utanmayıp fotoğrafını çekip internete koyuyor ya. Sen ne hale gelmişsin bilerek veya bilmeyerek.


                   Geçenlerde metroda ikisi yerde biri koltukla oturan üç tane liseli dallamayla karşılaştım. O yaşlara çok uzak olmadığımız için tipleri dönemlerinin popüler çocukları olduğunu gösteriyor. Sonuçta saçın ön perçemini iki karış dışarı çıkarıp bere takan üstüne buz gibi havada önü açık deri ceket giyen kaç kişi varki. Yaşlı ve çok yüklü bir kadın bu dallamaların grup liderinden yer istedi haklı olarak ancak teşekkür etmesine rağmen bu dallama 10 dakika ayakta duracağı için gariban kadına etmediği laf kalmadı. Lan lavuk kız arkadaşın üç saat tek ayak üstünde beklersen seni öpeceğim dese amuda kalkıp tek el üstünde beklersin düşüncesi bozuk şerefsiz. Bu herife alıp karşına desenki faraza ülke kendi eliyle silah kaçırıyormuş ne diyorsun bu konuda diye: "Deniz Gezmiş, Che, Atatürk İzmir"den öte ağzından laf çıkmaz ama götü tavanda ibnenin.Yaşlı bir kadına hakkını verdiği için tafra yapmayı biliyor piç. Zorladım yapmamak için ama ağzım bozuldu özür dilerim.


                 Adam ülkenin milli kütüphanesine gelmiş. sabah uyanmış yer kalsın diye giyinmiş üşenmemiş ne zaman molaya çıksam lobide eli sevgilisinin arka taraftan belinin altında...Lan bunun yeri burası mı git bi ders çalış ulan. Niye geldin buraya yavşak yer işgal ediyosun insanlar sırada bekliyor. Okuma salonlarının kapısının başında birikip kahkahalarla gülerek muabbet eden arkadaş grubu da kesin senin tanışındır. Bu yüzsüzlükle mutlaka bulmuşsunuzdur birbirinizi.


                İki hafta önce hava ankarada sıfırın altındaydı, gerçekten çok soğuktu otobüs durağına yürüyene kadar ruhu teslim ederdik yani. Bu soğukta kızılayda bi sebepten dolayı yürürken sağımda gördüğüm şey artık yuh dedirtti. Bir kız göğsünün derinliklerine -anladığım kadarıyla yeni- dövme yaptırmış. Onu göstermek için bir de dekolte giymiş. Donarsın be donarsın şaka değil. Normal insanlar olarak biz boynumuz açık kalmasın atkıyı iyi saralım derken kız yazlık dekolte kıyafeti giyip kabanının önünü açıyor ya bu nasıl birşeydir artık. Dövmeyi de herhalde yeni yaptırmış olmalı yoksa göstermek için bu kadar hevesli olmazdı. Sanırım...


               Yani Tarık Buğra bunlara "diksürüngenler" dedirtmekte çok haklıymış.


               Ne yapacağımı nereye tutunacağımı bilemiyorum. Sigaraya tutunayım diyorum. Ona da zam gelmiş. 2008-2009'da 3.90 olan Winston Light 2013-2014 yılında 8 lira. O zamanlar 1.10 lira olan öğrenci otobüs bileti şu an 1.30 lira. Ne iş diyesim geliyor yahu ne iş. "Sigara tüketilmesin diye yaptık." Bence bandrollü sigara tüketilmesin diye yaptınız. Vatanın evlatları pkk'dan kendi kurşununu kendi satın alsın diye yaptınız. Zam haberinden milletin içi çıktı. Cemaatle hükümet kavga edecek diye memleketin çivisi çıktı. Yıllarca vatan diye millet diye gezerken ülkeyi terketmek isteyen solcuların arkasından iyi okuduk. Ama memleket yaşanılmaz hale gelmeye başlayınca onları da iyi anladık. Hukuk 2. sınıf öğrencisiyim. Bulamadım hakime savcıya birine rüşvet vermeden iş yapabilen avukat. Hukuk derslerinde sürekli yargıtayın temyiz mahkemesinin hukuka kanuna düpedüz aykırı kararlarını okuyoruz. Daha dün Ergenekon Balyoz'un savcısıyım diyen hükümet kanadı şimdi orduya kumpas kuruldu diyor. Bir hukuk öğrencisi olarak neyini okumalıyım bu bölümün neyini. Nasıl umutlu olmalıyım mesleğimden?


             Bilemiyorum. Safahattan bir bölüm daha okuyarak "o zamanlar da böyleymiş" diye avutuyorum kendimi.

22 Aralık 2013 Pazar

Ölüm, Sokrates ve Kader

                "...Ölüm cezasına çarptırıldıklarında -sizler onları idama mahkum etmeseniz ölümsüz kalacaklarmış gibi- başlarına feci bir şey geleceğini zannederek çok tuhaf davranırlar..."

                Sokrates savunmasında yargıçlara neden cezasının geri alınması için yalvarmadığını anlatırken yalvaranları yukarıdaki cümle ile küçümsüyor. Kaderden bahsediyor değil mi aslında biraz. Bizim anlamakta zorlandığımız; güçsüzlüğümüzü yüzümüze vurduğu için kabullenmekte zorlandığımız kaderi güzel açıklamıyor mu sizce.

                Hayat dediğimiz şey insanların başlarına gelen olaylar dizisinden başka bir şey değil. Bu olay ve durumların bir kısmı ise herkesin başına gelecek ortak durumlar. Misal herkesin bir annesi var.  Herkes nefes alıp veriyor. Yani bunlardan kaçış yok. Annesi olmayan kimse yok. Yani aslında dünyadaki bütün insanların annesinin olması dünyadaki bütün insanların kaderi. Ne olursa olsun kimse bu durumu değiştiremez. Ya da dünyadaki herkes bütün insanlar ölecek. Milyarlarca insan geldi dünyaya, hepsi yaşadı ve hepsi öldü. Bütün insanlığın kaderi ölümdür. Hiçbir şekilde değişmeyecek bir kader.

                Anlamadığımızı iddia ettiğimiz kader, hani "nasıl olurda benim bütün yaşayacaklarım önceden belli olur bak ben kendi isteğimle bu cümleleri söylüyorum" dediğimiz kader işte bundan ibaret. Ne yaparsan yap başına gelmesini engelleyemeyeceğin olaylar ve durumlar dizisidir kader. Kimisi ölüm gibi ortaktır bütün insanlığın başına bir gün gelecektir, kimiside sana özeldir ve sadece senin başına gelir. Nasıl ve ne zaman olacağını sadece "yüksek aklın" bildiği ama müdahale etmediği olaylar ve durumlar dizisi.


                Aslında ne kadar basit duruyor değil mi Sokratesin tespiti. Sokrates aslında idam kararını kabullenemeyen mahkumları küçümsüyor gibi. Ya da belki kaderi anlamak istemeyi reddedenleri.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Halk ve yönetici

                Herkese iyi günler.

                Bu yazının konusu her ideolojinin mutlak suretle kendi bakış açısıyla çözümleme getirdiği, kitleleri hedef alanların bir derece riyakar,iyi niyetli olup ortayol bulmaya çalışanların ise barışçıl ve daha az gerçekçi olarak açıklamaya çalıştığı halk kavramı ve yönetici sınıf olacaktır. Naçizane dağınık fikirlerimi bir yazı çatısı altında toplayıp kendi içimde uzlaşamadığım konuları ise burda tartışmaya çalışacağım.

                Halk dediğimiz kavram, daha dar düşünecek olursak Türk halkı; ömürlerinde genellikle birgün yönetici olma ihtimalini düşünmez. Bu iki bin yıllık Türk tarihinin sürekli belli bir yönetici sınıf tarafından yönetilmesi ve yönetilenin, halk olarak asla devlet yönetimi gibi bir sorumluluk hissetmemelerinden kaynaklanır. Cumhuriyet yönetim biçiminde devletin her bireyinin bu sorumluluğu duyması gerekir ancak -bilinen- iki bin yıllık süreç içinde seksen yıllık cumhuriyet devri henüz taze ve genç  kalıyor, dolayısıyla da bu sorumluluk bilinci oturmuyor.

                Burdan hareketle cumhuriyetin yöneten-yönetilen sınıf arasındaki çizgiyi belirsizleştirdiğini görmezden gelirsek eğer; bahsimize devletin hala yöneten ve yönetilen olarak iki sınıftan oluştuğu varsayımıyla devam edebiliriz. Birinci olarak girişte bahsettiğim meseleye ideolojik olarak riyakar bakan anlayışlar halka haddinden fazla olarak bilinç ve akıl atfeder. Halk derken burada bireysel olarak insanlar değil bütünün toplam olarak ele alınması gerekiyor. Halk evet belli derecede bilince ve akla sahiptir ancak bu belli derece ancak kırmızı çizgilerden ibarettir. Kırmızı çizgilere dokunulmadığı müddetçe yöneten sınıf çeşitli kanallarla halkı keyfi şekilde yönetebilir. Hatta bu kırmızı çizgiler o derecede geniş çerçevedir ki sınır değişiklikleri ve rejim değişiklikleri dahil olmak üzere en uç nokta diyebileceğimiz durumlarda bile halk etkinlik gösteremeyip yönetilmeye devam eder. Son dönemde Türkiye düşmanı olduğu tartışılmaz derecede bariz olan "Türkiyeye bir kedi bile vermem" diyen barzaniye başbakanın devlet töreni yapıp ağırlaması ve hakkında "değerli kardeşim" gibi yüceltici ifadeler kullanmasına halkın tepkisiz bıraktırılması (medya kanalı yoluyla) buna örnektir.  Üstelik günümüzde halkı ikna etme kanalları o derece geniş boyuttadır ki sosyoloji biliminden faydalanarak insanlar yöneten sınıfa "hatasıyla-günahıyla kabulümüzdür" demek suretiyle takım tutar gibi bağlanabilirler.

                Demek ki yönetim yani hükümet bazında halkın etkisine güdülebilecek seviyede az diyebiliriz. Hatta ve hatta kendini hiçbir zaman yönetim sorumluluğu altında hissetmemiş bir halk bilincinin yönetimde etkisinin de az olmasını isteriz. Peki o zaman şu an ülkemizde moda olmuş olan "halktan gelen başbakan", "kasımpaşa çocuğu" gibi tabirler yöneten sınıfı yüceltir mi yoksa gözden mi düşürür? Yöneten sınıfın yani hükümetin, bir insan grubu olarak hükümdarın halktan gelmesi mi gerekir; yoksa yönettiği halktan her anlamda üstün olması mı? Ancak burada şu noktayı karıştırmamak gerek. Yönettiği halkı tanıyıp bilmekle yönettiği halktan gelmek farklı şeylerdir. Yöneticinin her vasıfta yönetilenden üstün olması zaten aynı zamanda yönetileni iyi tanımasını da gerektirir.

                Çağımızın yönetim biçimiyle her vasıfta halkan üstün olan ve halktan gelmeyen yani menşei halk olmayan bir hükümdar kadronun nasıl oluşabileceği sorununa çözüm benim fakir fikriyatımda mevcut değil. Ancak bu olması gereken dediğimiz üstün vasıflı hükümdar kadrosunu örneklemek gerekirse en güzel ve kapsamlı misali yine kendi devletimizde buluyoruz. Türk çağı olarak adlandırılan 16. asrın neden Türk çağı olduğunun cevabı tabi ki açık bir şekilde Osmanlı'nın en parlak dönemi olduğu içindir. Ancak neden 16. asır Osmanlı'nın en parlak devriydi? Bu sorunun birçok cevabı var elbet ancak yazımızla bağdaşan ve diğer cevaplara bir çatı mahiyetinde olan bizim ele alacağımız cevap yönetici kadromuzun sağlamlığı ve bakımdan her cihetten üstünlüğüdür.

                Çünkü halk kendi kendini yönetmez ve asla yönetemez. Tıpkı Rousseau'nun dediği gibi halk her zaman kendisi için en iyisini ister ancak her zaman kendisi için en iyisini bilip de göremez. Bunun için halka bir rehber gereklidir. İşte bu da devletin ortaya çıkmasının sebebi olan yönetici kadroya yani her bakımdan üstün kadroya ihtiyaçtır. Halk her zaman aynı halktır. Kendi kültürel evrimi içerisinde varlığını sürdürür ancak devletleri güçlü veya zayıf yapan politikalar ve onların yapıcıları olan yöneticilerdir. Buyrun tezimizi kanıtlamak için varlığımızın en güçlü dönemi olan 16. asrın yönetici kadrosuna bir göz gezdirelim:

                Hükümdar tek bir kişi değil bir kişiler grubudur. İnsan fıtratının gereği olarak her oluşumun bir lideri olacağı için yönetici kadromuzun hükümdarımızın lideri: Kanuni Sultan Süleyman

                Devlet adamı ve komutanlar: Makbul İbrahim Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Balkan faitihi Bali Paşa, Yemen fatihi Özdemir Paşa, Kafkas fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa, Moskova fatihi Devlet Giray, Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa

                Amiraller: Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Paşa, Seydi Ali Reis, Aydın Reis, Piyale Paşa, Selman Reis, Murad Reis, Hadım Süleyman Paşa

                Şairler: Fuzuli, Baki, Nevi, Taşlıcalı Yahya, Hayali, Zati, Aşık Çelebi, Bağdatlı Ruhi...

                Mimar-Musiki: Mimar Sinan, Behram Ağa

                Hat ve resim: Ahmet Karahisari, Matrakçı Nasuh, Haydar Reis

                İlim adamları: Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi

                Fikir adamları: Kemalpaşazade, Taşköprülüzade

                Tarihçiler: Gelibolulu Mustafa Ali, Selaniki, Hoca Sadeddin Efendi
               
                Coğrafyacılar: Piri Reis, Seydi Ali Reis

               

                Herbiri tek başlarına ışık saçan yıldızlar gibi olan bu isimler bir devri birleşerek Türk asrı haline getirmiştir. Buna Batı veya Uzak Doğu medeniyetlerinden de örnekler verilebilir ancak isimlerin tanıdık olması ve tarihin nispeten daha iyi bilinmesi sebebiyle 16. Asırı örnek vermekte bir sakınca görmüyorum.

                Yöneten ve yönetilen ayrımında çizginin belirginsizleşmesi meselesinde tespit edilen bir diğer aksaklık ise bu yöneten-halk kavramlarından yöneten sınıfının soyut kavram muhtevasından sıyrılıp insan kimliğine bürünmesi ve doğal olarak insanın ömrü süresinde ömrü olmasıdır. Daha açık olmak gerekirse sürekli halktan gelen menşei halk olan yöneticilerde halef ve selef kavramlarının olmaması ve devlet politikasının o anki yöneticinin dünya görüşüyle sınırlı kalması sorunudur. O anki yöneticinin devlete katacakları kendi ömrüyle sınırlı olacağından ve bir sonraki gelecek olan yönetici grubunun kendi politikasını devam ettireceği şüpheli (ve hatta çoğu kez devam ettirmeyeceği net) olduğundan yapabileceklerinin ve yapmak istediklerinin tamamını kendi iktidarı süresinde yapmaya kalkışır.

                Bu da uzun sürede yerleşecek olan eğitim gibi sosyal politikaların asla uygulanamamasına sebebiyet verir. İktidar sahipleri devleti kendileriyle bir görür ve haleflerine güvenemediklerinden kısa süreye sığamayacak kadar büyük projelere girişirler. Kısa süreye sığacak olan projeler ise devlette atılım derecesine ilerlemeye olanak sağlamaz.

                Anlatmaya çalıştıklarım şu an ülkede fikrimce yanlış anlaşılan halk ve yönetici kavramlarıydı. Yönetici halktan mı gelmeli mi sorusuna cevap bulmaya çalışmaktı. Ayrıca halkın devamlılığı sabit olup yöneticinin devamlılığı konusunda yaşadığımız aksaklıkları tespite etmeye çalışmaktı.