4 Şubat 2014 Salı

Türkoğlu

Ey Türkoğlu! Ne bekler ne için eylenirsin
Niye özünü unutuşun, kendini bilmeyişin
Bu neyin esrikliği, neden bu miskinliğin
Dinleyin, dinletin! kafire karşı birleşin!


Uyanın kardeşler, Çinde katliam var
Soydaşının kanı akıyor diye inliyor dağlar
Dilin aynı, dinin aynı, soyun aynı damar
Ağlayın, ağıt yakın ordakilerde dindar


Birbirine düşer düşmanı olmayan millet
Uğru mu ararsın? sürüsüne bereket...
Batı din düşmanın doğun batıya rahmet
Düşünün, düşürün! tüm Türkler tek vahdet! 


Bir milyonun liderine bir dakika dendi diye
Seviniyor seksen milyonluk bir umumiye
Endülüs kıyımında kurtarmasaydı Devlet-i Aliye
Şimdi beddua bile edemezdik İsraile

12 Ocak 2014 Pazar

Büşra

                Şikayetim sana değil Rabbim, bunu bir isyan olarak görme ne olur. Sen insanoğlunu yarattığından beri bu dünyada değişmeyen şeyler var. Teknoloji değişir, insanların giyimi değişir, oturdukları yer değişir, yemek yeme şekilleri değişir ama; her zaman sadece bazıları giyinebilir bazıları giyinemez. Bazıları sağlam ve sıcak bir yerde oturabilir, bazılarıysa oturamaz. Düzelmiyor bu düzen değişmiyor hep bir taraf düzen iken diğer taraf düzülen.

                Öğlen saat 11-12 civarı. Dört arkadaş buluşup birşeyler içip memleketi kurtarmayı düşünüyoruz. Konu belli. Fethullah Gülen Hocaefendi devletin başındakilerinin evlerine ateşler salınmasını niyaz ediyor. Sonradan öğrendik. Bu beyefendinin ilk bedduasıymış şu kadar yıllık ömründe. Şu kadar yıllık ömründe müslümanların başına gelen en büyük felaketin devletin başındakiler olduğunu düşünüyor demek ki. Neyse...
               
                Her birimiz, cebinde en ucuzu 7.5 lira olan birer sigara paketi ile bir bardak çaya 3 lira vereceğimiz bir mekana oturduk. Malum konumuzu konuşmaya başladık ki hararetlicesine. İyi-kötü bir yere vardık ve de çaylarımızı yudumladık ki boyu bir metreye varmayan, soğuğun ayazında üstünde eskiden bir hırkayla bir kız çocuğu az ilerdeki masada cilveleşen çifte mendil satmaya çalışıyor. Çocuk tedirgin. Bir an önce masadakilerin tutumunu anlamaya çalışıyor. Mekandan kovulmadan önce kaç masaya uğrayabilirse kar. Eğer çift almazsa hemen yan masaya geçecek.

                Üç-beş kuruş birşey çıkardık cebimizden. "Kardeş" dedim "çocuğu çağırda şunları verelim". "Kardeş" dediler, "İnsanlar verdikçe bunlar daha çok dilenecek. Hem nerden biliyorsun gerçekten ihtiyaç sahibi olduklarını?". "Sen nerden biliyorsun ihtiyaç sahibi olmadıklarını? İnanıyorsan çok veer, inanmıyorsan az. Zaten ne veriyoruz ki." Arkadaş çocuğu çağırdı. Kızcağız arkadaşla benim aramıza girip saklanıyor, küçücük boyuyla tedirgin tedirgin etrafa bakınıyor bir yandan da hızlıca bize mendil uzatıyordu hadi al da ver parayı dercesine. Çocuk da gariban pek bir sevimliydi bir iki soru sorup biraz takılmak istedik. Arkadaş başladı:

                - Dur bakalım, alacağız mendilini. Ama önce bir kaç soru. Bildikçe sana işte şu kadar para tamam mı?
                - Sus, sus. Ya sussana görecek şimdi!
                - Merak etme ben varken gönderemez seni. Adın ne bakalım.
                - Sussana!
                - Ama uzattın ve de tadını kaçırdın. Bir şey yapamaz diyorum. Adın ne senin?
                - Büşra.
                - Aferin Büşra bunu hakettin. Kaç yaşındasın?
                - Dört.
                - Annen nerde?
                - ...
                - Tamam tamam huysuzlanma. Bak bu son soruyu da bilirsen bütün para senin. Mendilini de almayacağım. Babanın adı ne?

                Büşra iki saniye durup ellerini iki yana açıp "bilmem" anlamına gelen işareti yapmıştı. Arkadaşla bir an birbirimize baktık, başımızı masaya eğdik. Masadaki tek kurtuluş sigara paketiydi. Herkes birer tane yaktı ve herkes burnunu çekti...

                
                ***

                Bu kız işte böyle bir dünyaya gözünü açtı. Üç-dört yaşından itibaren soğuk-sıcak demeden çalışmak zorunda. Babasının adını bilmiyor, belki baba ne demek onu bile bilmiyor. Üç kuruş için belki akşam annesinden dayak yiyor. Sokakta başına gelen-gelebilecek olan pis olaylardan bahsetmek bile istemiyorum.

                Şimdi bundan ne mi çıkaracağız? Hiçbirşey çıkarmayacağız. Sadece varsa biraz vicdanımızı sızlatacağız. Elli odalı saraylarda yaşayan insanları düşüneceğiz. Fazla zenginlikteki adaletsizliği tekrar hatırlayacağız. Gerçekten yolsuzluk olup olmadığı önemli değil. Böyle insanlar hatta daha kötüleri varken ve bunlar az miktarda da değilken dört milyon dolar paranın yanyana durmasındaki vicdansızlığı anlamaya çalışacağız.

                Ya da bunların hiçbirini yapmayıp Akif'in "Hey sıkılmaz, ağlamazsan bari gülmekten utan!" dizesini anlamaya çalışacağız.
               
NOT:     Arkadaşlar son zamanlarda neden bilmiyorum dini meselelerle Araplık aynı cümle içinde çok kullanılır oldu. Türklük ön plana çıkarılıp Araplara benzemememiz gerektiği; İslam'ın Araplara özenme olduğu gibi çirkin yorumlara kadar gidiliyor. İslamlıktan gayri Türklük düşünülemez. Türklük bedenimiz, İslam ruhumuzdur. Asırlarca Türklük zırhıyla İslam cevherini koruduk. Böylesine ırkçı fikriyata yol vermeyelim. Cümleten hayırlı Kandiller.

                

4 Ocak 2014 Cumartesi

Diksürüngenler

                     Orhan Veli diyor ya bir şiirinde anlatamıyorum diye. Şiirde anlatamamak olur mu şiir zaten anlatabil diye kullandığın bir araç. Bende yazmaya başlarken öyle diyeyim bari. Anlatamıyorum, kelimelere dökemiyorum ama bir deneyelim bakalım melali hatırlatabilecek miyiz.


                    864 bin ayrı yerden çekiştiriliyorum. Yol belirlemek çok zor. At izi it izine karışmış. Bozulmamış hiç bir düstur yok. Tek yol İslam demekten başka hiçbir çare yok. Hayatta sevilmek ve sayılmak için twitterda okunur olman gerek. Twitterda okunur olmak için de ya yıllar öncesinin klişelerini insanlara sunacaksın ya herşeyle dalga geçeceksin ya da ayakkabı kutusuyla ilgili en iyi tweeti sen atacaksın. Bir ara varımızı yoğumuzu fotoğraf çekmeye yatırmıştık hatırlıyor musunuz. Facebookta çok like almak için...Şimdi benzer görevi instagram üstlendi. Karşı cinsler birbirini beğenirken normal hayatta hoşlansa bile fotoğrafları kötü diyor. Kahve çikolata ve kitapla fotoğraf çeken hanım kızımız bir anda entelektüel sıfatı alabiliyor. Sadece Orhan Veli'nin bir şiirini bilip lise edebiyat dersi almış sol görüşlü üniversite öğrencisi bir anda yeni şiiri eski şiire karşı savunabiliyor. Hayatımız klişelerle dolmuş. İnanabiliyor musun dudaklarını öpücük atar hale getiren bir kız bu halinden hiç utanmayıp fotoğrafını çekip internete koyuyor ya. Sen ne hale gelmişsin bilerek veya bilmeyerek.


                   Geçenlerde metroda ikisi yerde biri koltukla oturan üç tane liseli dallamayla karşılaştım. O yaşlara çok uzak olmadığımız için tipleri dönemlerinin popüler çocukları olduğunu gösteriyor. Sonuçta saçın ön perçemini iki karış dışarı çıkarıp bere takan üstüne buz gibi havada önü açık deri ceket giyen kaç kişi varki. Yaşlı ve çok yüklü bir kadın bu dallamaların grup liderinden yer istedi haklı olarak ancak teşekkür etmesine rağmen bu dallama 10 dakika ayakta duracağı için gariban kadına etmediği laf kalmadı. Lan lavuk kız arkadaşın üç saat tek ayak üstünde beklersen seni öpeceğim dese amuda kalkıp tek el üstünde beklersin düşüncesi bozuk şerefsiz. Bu herife alıp karşına desenki faraza ülke kendi eliyle silah kaçırıyormuş ne diyorsun bu konuda diye: "Deniz Gezmiş, Che, Atatürk İzmir"den öte ağzından laf çıkmaz ama götü tavanda ibnenin.Yaşlı bir kadına hakkını verdiği için tafra yapmayı biliyor piç. Zorladım yapmamak için ama ağzım bozuldu özür dilerim.


                 Adam ülkenin milli kütüphanesine gelmiş. sabah uyanmış yer kalsın diye giyinmiş üşenmemiş ne zaman molaya çıksam lobide eli sevgilisinin arka taraftan belinin altında...Lan bunun yeri burası mı git bi ders çalış ulan. Niye geldin buraya yavşak yer işgal ediyosun insanlar sırada bekliyor. Okuma salonlarının kapısının başında birikip kahkahalarla gülerek muabbet eden arkadaş grubu da kesin senin tanışındır. Bu yüzsüzlükle mutlaka bulmuşsunuzdur birbirinizi.


                İki hafta önce hava ankarada sıfırın altındaydı, gerçekten çok soğuktu otobüs durağına yürüyene kadar ruhu teslim ederdik yani. Bu soğukta kızılayda bi sebepten dolayı yürürken sağımda gördüğüm şey artık yuh dedirtti. Bir kız göğsünün derinliklerine -anladığım kadarıyla yeni- dövme yaptırmış. Onu göstermek için bir de dekolte giymiş. Donarsın be donarsın şaka değil. Normal insanlar olarak biz boynumuz açık kalmasın atkıyı iyi saralım derken kız yazlık dekolte kıyafeti giyip kabanının önünü açıyor ya bu nasıl birşeydir artık. Dövmeyi de herhalde yeni yaptırmış olmalı yoksa göstermek için bu kadar hevesli olmazdı. Sanırım...


               Yani Tarık Buğra bunlara "diksürüngenler" dedirtmekte çok haklıymış.


               Ne yapacağımı nereye tutunacağımı bilemiyorum. Sigaraya tutunayım diyorum. Ona da zam gelmiş. 2008-2009'da 3.90 olan Winston Light 2013-2014 yılında 8 lira. O zamanlar 1.10 lira olan öğrenci otobüs bileti şu an 1.30 lira. Ne iş diyesim geliyor yahu ne iş. "Sigara tüketilmesin diye yaptık." Bence bandrollü sigara tüketilmesin diye yaptınız. Vatanın evlatları pkk'dan kendi kurşununu kendi satın alsın diye yaptınız. Zam haberinden milletin içi çıktı. Cemaatle hükümet kavga edecek diye memleketin çivisi çıktı. Yıllarca vatan diye millet diye gezerken ülkeyi terketmek isteyen solcuların arkasından iyi okuduk. Ama memleket yaşanılmaz hale gelmeye başlayınca onları da iyi anladık. Hukuk 2. sınıf öğrencisiyim. Bulamadım hakime savcıya birine rüşvet vermeden iş yapabilen avukat. Hukuk derslerinde sürekli yargıtayın temyiz mahkemesinin hukuka kanuna düpedüz aykırı kararlarını okuyoruz. Daha dün Ergenekon Balyoz'un savcısıyım diyen hükümet kanadı şimdi orduya kumpas kuruldu diyor. Bir hukuk öğrencisi olarak neyini okumalıyım bu bölümün neyini. Nasıl umutlu olmalıyım mesleğimden?


             Bilemiyorum. Safahattan bir bölüm daha okuyarak "o zamanlar da böyleymiş" diye avutuyorum kendimi.

22 Aralık 2013 Pazar

Ölüm, Sokrates ve Kader

                "...Ölüm cezasına çarptırıldıklarında -sizler onları idama mahkum etmeseniz ölümsüz kalacaklarmış gibi- başlarına feci bir şey geleceğini zannederek çok tuhaf davranırlar..."

                Sokrates savunmasında yargıçlara neden cezasının geri alınması için yalvarmadığını anlatırken yalvaranları yukarıdaki cümle ile küçümsüyor. Kaderden bahsediyor değil mi aslında biraz. Bizim anlamakta zorlandığımız; güçsüzlüğümüzü yüzümüze vurduğu için kabullenmekte zorlandığımız kaderi güzel açıklamıyor mu sizce.

                Hayat dediğimiz şey insanların başlarına gelen olaylar dizisinden başka bir şey değil. Bu olay ve durumların bir kısmı ise herkesin başına gelecek ortak durumlar. Misal herkesin bir annesi var.  Herkes nefes alıp veriyor. Yani bunlardan kaçış yok. Annesi olmayan kimse yok. Yani aslında dünyadaki bütün insanların annesinin olması dünyadaki bütün insanların kaderi. Ne olursa olsun kimse bu durumu değiştiremez. Ya da dünyadaki herkes bütün insanlar ölecek. Milyarlarca insan geldi dünyaya, hepsi yaşadı ve hepsi öldü. Bütün insanlığın kaderi ölümdür. Hiçbir şekilde değişmeyecek bir kader.

                Anlamadığımızı iddia ettiğimiz kader, hani "nasıl olurda benim bütün yaşayacaklarım önceden belli olur bak ben kendi isteğimle bu cümleleri söylüyorum" dediğimiz kader işte bundan ibaret. Ne yaparsan yap başına gelmesini engelleyemeyeceğin olaylar ve durumlar dizisidir kader. Kimisi ölüm gibi ortaktır bütün insanlığın başına bir gün gelecektir, kimiside sana özeldir ve sadece senin başına gelir. Nasıl ve ne zaman olacağını sadece "yüksek aklın" bildiği ama müdahale etmediği olaylar ve durumlar dizisi.


                Aslında ne kadar basit duruyor değil mi Sokratesin tespiti. Sokrates aslında idam kararını kabullenemeyen mahkumları küçümsüyor gibi. Ya da belki kaderi anlamak istemeyi reddedenleri.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Halk ve yönetici

                Herkese iyi günler.

                Bu yazının konusu her ideolojinin mutlak suretle kendi bakış açısıyla çözümleme getirdiği, kitleleri hedef alanların bir derece riyakar,iyi niyetli olup ortayol bulmaya çalışanların ise barışçıl ve daha az gerçekçi olarak açıklamaya çalıştığı halk kavramı ve yönetici sınıf olacaktır. Naçizane dağınık fikirlerimi bir yazı çatısı altında toplayıp kendi içimde uzlaşamadığım konuları ise burda tartışmaya çalışacağım.

                Halk dediğimiz kavram, daha dar düşünecek olursak Türk halkı; ömürlerinde genellikle birgün yönetici olma ihtimalini düşünmez. Bu iki bin yıllık Türk tarihinin sürekli belli bir yönetici sınıf tarafından yönetilmesi ve yönetilenin, halk olarak asla devlet yönetimi gibi bir sorumluluk hissetmemelerinden kaynaklanır. Cumhuriyet yönetim biçiminde devletin her bireyinin bu sorumluluğu duyması gerekir ancak -bilinen- iki bin yıllık süreç içinde seksen yıllık cumhuriyet devri henüz taze ve genç  kalıyor, dolayısıyla da bu sorumluluk bilinci oturmuyor.

                Burdan hareketle cumhuriyetin yöneten-yönetilen sınıf arasındaki çizgiyi belirsizleştirdiğini görmezden gelirsek eğer; bahsimize devletin hala yöneten ve yönetilen olarak iki sınıftan oluştuğu varsayımıyla devam edebiliriz. Birinci olarak girişte bahsettiğim meseleye ideolojik olarak riyakar bakan anlayışlar halka haddinden fazla olarak bilinç ve akıl atfeder. Halk derken burada bireysel olarak insanlar değil bütünün toplam olarak ele alınması gerekiyor. Halk evet belli derecede bilince ve akla sahiptir ancak bu belli derece ancak kırmızı çizgilerden ibarettir. Kırmızı çizgilere dokunulmadığı müddetçe yöneten sınıf çeşitli kanallarla halkı keyfi şekilde yönetebilir. Hatta bu kırmızı çizgiler o derecede geniş çerçevedir ki sınır değişiklikleri ve rejim değişiklikleri dahil olmak üzere en uç nokta diyebileceğimiz durumlarda bile halk etkinlik gösteremeyip yönetilmeye devam eder. Son dönemde Türkiye düşmanı olduğu tartışılmaz derecede bariz olan "Türkiyeye bir kedi bile vermem" diyen barzaniye başbakanın devlet töreni yapıp ağırlaması ve hakkında "değerli kardeşim" gibi yüceltici ifadeler kullanmasına halkın tepkisiz bıraktırılması (medya kanalı yoluyla) buna örnektir.  Üstelik günümüzde halkı ikna etme kanalları o derece geniş boyuttadır ki sosyoloji biliminden faydalanarak insanlar yöneten sınıfa "hatasıyla-günahıyla kabulümüzdür" demek suretiyle takım tutar gibi bağlanabilirler.

                Demek ki yönetim yani hükümet bazında halkın etkisine güdülebilecek seviyede az diyebiliriz. Hatta ve hatta kendini hiçbir zaman yönetim sorumluluğu altında hissetmemiş bir halk bilincinin yönetimde etkisinin de az olmasını isteriz. Peki o zaman şu an ülkemizde moda olmuş olan "halktan gelen başbakan", "kasımpaşa çocuğu" gibi tabirler yöneten sınıfı yüceltir mi yoksa gözden mi düşürür? Yöneten sınıfın yani hükümetin, bir insan grubu olarak hükümdarın halktan gelmesi mi gerekir; yoksa yönettiği halktan her anlamda üstün olması mı? Ancak burada şu noktayı karıştırmamak gerek. Yönettiği halkı tanıyıp bilmekle yönettiği halktan gelmek farklı şeylerdir. Yöneticinin her vasıfta yönetilenden üstün olması zaten aynı zamanda yönetileni iyi tanımasını da gerektirir.

                Çağımızın yönetim biçimiyle her vasıfta halkan üstün olan ve halktan gelmeyen yani menşei halk olmayan bir hükümdar kadronun nasıl oluşabileceği sorununa çözüm benim fakir fikriyatımda mevcut değil. Ancak bu olması gereken dediğimiz üstün vasıflı hükümdar kadrosunu örneklemek gerekirse en güzel ve kapsamlı misali yine kendi devletimizde buluyoruz. Türk çağı olarak adlandırılan 16. asrın neden Türk çağı olduğunun cevabı tabi ki açık bir şekilde Osmanlı'nın en parlak dönemi olduğu içindir. Ancak neden 16. asır Osmanlı'nın en parlak devriydi? Bu sorunun birçok cevabı var elbet ancak yazımızla bağdaşan ve diğer cevaplara bir çatı mahiyetinde olan bizim ele alacağımız cevap yönetici kadromuzun sağlamlığı ve bakımdan her cihetten üstünlüğüdür.

                Çünkü halk kendi kendini yönetmez ve asla yönetemez. Tıpkı Rousseau'nun dediği gibi halk her zaman kendisi için en iyisini ister ancak her zaman kendisi için en iyisini bilip de göremez. Bunun için halka bir rehber gereklidir. İşte bu da devletin ortaya çıkmasının sebebi olan yönetici kadroya yani her bakımdan üstün kadroya ihtiyaçtır. Halk her zaman aynı halktır. Kendi kültürel evrimi içerisinde varlığını sürdürür ancak devletleri güçlü veya zayıf yapan politikalar ve onların yapıcıları olan yöneticilerdir. Buyrun tezimizi kanıtlamak için varlığımızın en güçlü dönemi olan 16. asrın yönetici kadrosuna bir göz gezdirelim:

                Hükümdar tek bir kişi değil bir kişiler grubudur. İnsan fıtratının gereği olarak her oluşumun bir lideri olacağı için yönetici kadromuzun hükümdarımızın lideri: Kanuni Sultan Süleyman

                Devlet adamı ve komutanlar: Makbul İbrahim Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Balkan faitihi Bali Paşa, Yemen fatihi Özdemir Paşa, Kafkas fatihi Özdemiroğlu Osman Paşa, Moskova fatihi Devlet Giray, Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa

                Amiraller: Barbaros Hayrettin Paşa, Turgut Paşa, Seydi Ali Reis, Aydın Reis, Piyale Paşa, Selman Reis, Murad Reis, Hadım Süleyman Paşa

                Şairler: Fuzuli, Baki, Nevi, Taşlıcalı Yahya, Hayali, Zati, Aşık Çelebi, Bağdatlı Ruhi...

                Mimar-Musiki: Mimar Sinan, Behram Ağa

                Hat ve resim: Ahmet Karahisari, Matrakçı Nasuh, Haydar Reis

                İlim adamları: Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi

                Fikir adamları: Kemalpaşazade, Taşköprülüzade

                Tarihçiler: Gelibolulu Mustafa Ali, Selaniki, Hoca Sadeddin Efendi
               
                Coğrafyacılar: Piri Reis, Seydi Ali Reis

               

                Herbiri tek başlarına ışık saçan yıldızlar gibi olan bu isimler bir devri birleşerek Türk asrı haline getirmiştir. Buna Batı veya Uzak Doğu medeniyetlerinden de örnekler verilebilir ancak isimlerin tanıdık olması ve tarihin nispeten daha iyi bilinmesi sebebiyle 16. Asırı örnek vermekte bir sakınca görmüyorum.

                Yöneten ve yönetilen ayrımında çizginin belirginsizleşmesi meselesinde tespit edilen bir diğer aksaklık ise bu yöneten-halk kavramlarından yöneten sınıfının soyut kavram muhtevasından sıyrılıp insan kimliğine bürünmesi ve doğal olarak insanın ömrü süresinde ömrü olmasıdır. Daha açık olmak gerekirse sürekli halktan gelen menşei halk olan yöneticilerde halef ve selef kavramlarının olmaması ve devlet politikasının o anki yöneticinin dünya görüşüyle sınırlı kalması sorunudur. O anki yöneticinin devlete katacakları kendi ömrüyle sınırlı olacağından ve bir sonraki gelecek olan yönetici grubunun kendi politikasını devam ettireceği şüpheli (ve hatta çoğu kez devam ettirmeyeceği net) olduğundan yapabileceklerinin ve yapmak istediklerinin tamamını kendi iktidarı süresinde yapmaya kalkışır.

                Bu da uzun sürede yerleşecek olan eğitim gibi sosyal politikaların asla uygulanamamasına sebebiyet verir. İktidar sahipleri devleti kendileriyle bir görür ve haleflerine güvenemediklerinden kısa süreye sığamayacak kadar büyük projelere girişirler. Kısa süreye sığacak olan projeler ise devlette atılım derecesine ilerlemeye olanak sağlamaz.

                Anlatmaya çalıştıklarım şu an ülkede fikrimce yanlış anlaşılan halk ve yönetici kavramlarıydı. Yönetici halktan mı gelmeli mi sorusuna cevap bulmaya çalışmaktı. Ayrıca halkın devamlılığı sabit olup yöneticinin devamlılığı konusunda yaşadığımız aksaklıkları tespite etmeye çalışmaktı.


22 Eylül 2013 Pazar

Okul bahçesi

                Öğrenciler okulun bahçesinde müzik açmış eğlenirken "Bunda mutlu olunacak ne var bu kadar?" diye düşünmekten kendini alamıyordu. Öğrencilerin başarılı olabilmesi için okula gitmemesi gereken liyakat düzeninin sonucu olarak devamsızlık ve rapor haklarını saklayan 12. sınıf öğrencilerinin bu hakları kullanmak üzere okula son gelişleriydi. Bunu da kutlamaktan geri kalmıyorlardı.
               
                Okul binalarının iki kenarını çevrelediği  geniş okul bahçelerinde toplanmış öğrenciler sürü psikolojisinin ve son gün olmasının etkisiyle işi biraz abartmışlar hatta bütün lise dönemi boyunca otoritesiyle bilinen müdür yardımcısını asker uğurlama eğlencelerinde yapıldığı gibi havaya atıp tutmaya başlamışlardı. Onur iğrenerek bakıyordu hepsine. Ayrılığın olduğu yerde eğreti duran birşey varsa o da mutlu olmaktı ona göre. Her yerde her durumda mutlu ve neşeli olmak haksızlıktı. Olayların ve duyguların hakkı verilmeliydi. Nasıl cenaze evinde kahkaha atarak gülmek çıkıntı duruyorsa ayrılık durumu yaşanırken de sevinçli olunmamalıydı. Ve şu an okul bahçesindeki tezat durumun hakkı da öfkelenmekti. O da öyle yaptı.

                Okulun içerisine girebilmesi için önce eğlenen kalabalık grubu yarması gerekiyordu. O kolay işti ancak ayakları her zaman ki gibi yedi ay önce ayrıldığı sevdiğinin olduğu taraftan geçmeye yöneldi. Aptallıktı, yolu daha da uzatıyordu bunların farkındaydı ama ayrılık cenderesi içerisindeyken bunlar umrunda değildi. Okula girmekteki amacı neydi ki sanki. Sigara içmek mi? Sözde sebep oydu ama 10 dakika önce içmişti zaten.  Ona yakınlaşmak, ona kendini göstermek, 7 ay sonra belki kokusunu duymak için bir bahaneydi sadece.

                Girdi okula. Tuvalete doğru yönelirken arkadaşlarıyla karşılaştı. Arkadaşları Onur'un suratını o halde gördükleri anda anlarlardı zaten ne olduğunu ve ne olacağını. Kalabalık olmamak gerekti. Bir kişi  verilirdi yanına ve diğerleri de keyifleri kaçmış bir şekilde beklerlerdi. Ömer'le birlikte girdiler tuvalete. Birer sigara yaktılar. Ömer tedirgindi. Birazdan olacak şeyleri tahmin edebiliyordu. Ne yapması gerektiğini biliyordu ama esasında çok da yapacak birşey yoktu. Üzülüyordu arkadaşına. Merve de onun arkadaşıydı. Hatta tanışmalarına o vesile olmuştu ama Onur'un bu hale geleceğini bilseydi kesinlikle yapmazdı  bunu.

                Ömer bu düşüncelerdeyken Onur bir anda kendini tuvalet kabinine kapattı. Olacağı belli olan şey olmaya başlamıştı. Son yarım saattir sağ bacağı seğiriyordu zaten Onur'un. Son on dakikadır ise elleri titriyor ve kanı çekilmeye başlıyordu yavaş yavaş. Kalbinin atışlarını duymaya başlamıştı yavaş yavaş. Arada bir göğüs kafesi sıkışmaya ikişer saniyeliğine nefes alamamaya başlamıştı. İşte bunların hepsi haberciydi. Arkadaşları da bunu bildikleri için bir kişiyi gönderirlerdi yanına. Çok kişi olurlarsa eğer Onur'un kendini o halde gösterip kötü hissedeceğini biliyorlardı. Kendine zarar vermemesi için bir kişi sadece.
               
                Kabinin içine girmeliydi Ömer. İçerden bastırılmaya çalışılan inlemeler ve bağırmalar geliyordu. Her an kafasını duvara vurabilir. Yumruk atabilir kapıyı kırabilir kendine zarar verecek birşey yapabilirdi. Çünkü arkadaşı kendine engel olamıyordu nöbetlerinde biliyordu bunu. Bu öfke patlamalarını 1 sene önce ilaç tedavisi ile çözmüşlerdi ama olağanüstü durumlarda Onur'un kafasının içinde bir yerlerden  çıkıyordu işte. İdare etmek zorundalardı. Onur da arkadaşları da.

                Yan kabine girdi Ömer, duvarın kenarındaki musluğu kendine basamak yaptı ve tırmandı. İki kabini birbirinden ayıran duvarın tepesine çıkmıştı. Ordan Onur'un olduğu kabine atladı hemen. Bir kaç yerini kesip çizmişti ama olsundu o kadar. Onur kapıya yaslanmış şekilde acınacak haldeydi. Gözleri kıpkırmızıydı. Ağlamamıştı ama gözpınarlarında ne kadar gözyaşı vardıysa akıtmıştı olanca suratına. Kalp atışları o süre içerisinde çok hızlandığı için kolları ve bacakları zangır zangır titriyordu. Hayır titreme denilemezdi buna. Sarsılıyordu. Nefes alış-verişleri bir hırıldama ve inleme şeklindeydi. Ömer yapması gerekenleri yaptı. Onur'u biraz sakinleştirdi kendine gelmesini sağladı ve kaldırdı. Elini yüzünü yıkadılar ve tansiyonunun düşmesi için birer sigara daha yaktılar.

                Onur yüzü bembeyaz olduğu halde "Gidiyor abi" dedi. Ömer vereceği cevabı düşünürken Onur lafa devam ederek Ömer'i kurtardı. "Gidiyor hem de hiç içi acımadan. Bana bir hoşçakal bile demeden. Sanki hiçbirşey yaşamamışız gibi. Ben burda bu haldeyken Allah kahretsin o dışarda o yavşaklarla beraber oynuyor kahkaha atıyor gülüyor Ömer!" Lafını bitirdikten sonra sigarasından büyük bir nefes çekip attı ve çıkmaya yöneldi. Ömer peşinden gelecek oldu ama Onur istemedi. Ömer arkadaşının yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu anladı, diretmedi.

                Bahçedeki kalabalık dağılıyordu yavaş yavaş. Herkes üçerli beşerli gruplar halinde okuldan ayrılıyordu bir daha gelmemek üzere ve hiçbirisi de birazcık olsun üzülmüyordu. Onur da okulun çıkış kapısına yakın bir yerde ağaçların olduğu yürüyüş yolunda banklarda oturuyordu tek başına. En çok da insanların üzülmeyişine şaşırıyordu hala. En çok da Merve'nin üzülmeyişine. Ve Merve'yi bekliyordu. Kendisi görülmeyecekti çıkış kapısından ama o görebiliyordu. Gidişini izleyecekti. Umutla izleyecekti. Merve'nin gözlerinin kendisini aramasını umut edecekti. Sadece bir kere etrafına baksaydı da olurdu. O da yeterdi sadece. Birazcık üzülmesini istedi sadece. Birazcık içinin burulmasını. Onu görmek istedi. Onu umut etti.

                Onur gözyaşları içerisinde çıkış kapısını gözlerken bunları düşündü ve Merve'yi gördü. Dört kız arkadaşıyla beraber gidiyorlardı. Bekledi. Beraber çıkışları aklına geldi o kapıdan. Bir kerecik etrafına bakmasını istedi sadece bir kerecik.
               
                Ama bakmadı. Arkadaşlarıyla muhtemelen tamamen alakasız bir konu üzerinde konuşarak kapıdan çıktı. Onur'u bütün çaresizliğiyle bütün ne yapacağını bilmezliğiyle bırakıp uzaklaştı. Onur o melek yüz'e bir daha hiç bakamayacağını biliyordu...

                ...


                Mezuniyet günü veda etmek için kendisini çağıran Merve'nin yüzüne bakarken bunları düşünerek gülümsedi.Gülümsemesi çok fazla sonradan eklenmiş gibi duruyordu...